İncecik iplikle bileğime bağlanmış kırmızı balonu, sözde dünya avucumdan kayıp gidiyormuş gibi elimden kaçırdığım, kısa pantolonlu yıllarımdı…

İzmir Fuarı'nın püfür püfür imbat esen yaz gecelerinde Cem Karaca'nın lacivert gökyüzüne işçisin sen işçi kal diye haykırdığı, Barıştırma Manço'nun lambaya püfff dediği, Devekuşu Kabare'nin gülmekten kırıp geçirdiği, muavinli dolmuşçuların Orhancı-Ferdici diye birbirini solladığı, çamaşır makinelerinin merdaneli olduğu yıllardı.

Sabahın ilk ışıklarıyla, annem ve tüm komşu teyzelerle beraber kadınlar matinesine gitmiştik iyi mi…

7-8 yaşlarındaydım, annem beni evde tek başıma vazgeçmek istemiyordu, en son bıraktığında sokağa çıkmış ve kibritle oynarken ambar olarak kullanılan bir barakada yangın çıkarmıştım, itfaiye yetişmeseydi semt komple gidiyordu, rahmetli babam bir hafta kadar dinlene dinlene dövmüş, yine de öfkesini yatıştıramamıştı.

İşte bu yüzden mecburen kadınlar matinesindeydim.

Oturunca sahneyi görmeye boyum yetmediği için tahta sandalyede ayağa kalkarak sanatçıları seyrediyor, o harala gürele içinde ağzıma tıkıştırılan zeytinyağlı dolmaları yiyordum.

Şak…

Sahneye roket getirdiler.

Roket maketi.

Dumanlar fışkırmaya başladı, göz gözü görmüyor, coşku, bağırış çağırış, alkış derken, roketin kapısı bi açıldı kardeşim, içinden ufak etekli Zeki Müren çıktı, ayağında yirmi santim topuklu çizme, üzerinde parlak kumaştan gladyatör kıyafeti, ensesinde tavus kuşu tüyleri, cümbür cemaat ayakta, beğeni kıyamet, ortalık yıkılıyor.

Neyse, söyledi üç dört parça, annemler sanırsın vokalisttir, hepsine eşlik ettiler, ezberden biliyorlar.

Ve işte o an geldi…

Akıllı Müren parmağıyla sus işareti yaptı, herkes sustu, sahnenin kenarına çekildi, eliyle bir müzisyeni gösterdi, bütün saz heyeti dururken, o gösterdiği müzisyen kimsesiz başladı.

Siyah ekip elbiseli, papyonluydu, ceketinin yaka cebine kırmızı bir karanfil takmıştı.

Açıkhava gazinosunun birbirine telle bağlanmış sıkışık tahta sandalyelerinde olur ya üç binden artı seyirci vardı, hayatımda böylesine kitlesel sessizliği ilk kez orada görmüştüm.

Çıt çıkmıyordu.

Hemen Hemen nefes bile almadan, büyülenmiş gibi seyrediyorlardı.

Kaç dakika sürdü bilmiyorum, bittiğinde öyle coşkulu bir beğeni tufanı koptu ancak, bastığımız zemin bile titriyordu.

Ne bu dedim anneme?

“Kandıralı” dedi.

Doğrusu müzik aletinin adını sormuştum ama, biraz büyüdüğümde kavrayacaktım ama, Türk insanının kulağında ve ruhunda, o müzik aletinin adı zaten klarnet değildi.

Kandıralı'ydı.

YILMAZ ÖZDİL'İN SÖZCÜ GAZETESİ'NDE YAYINLANAN YAZISININ TAMAMINI BURAYA TIKLAYARAK OKUYABİLİRSİNİZ...

Kaynak: www.sacitaslan.com