Asr Suresi 2. Ayet Meali, Arapça Yazılışı, Anlamı ve Tefsiri
banner121

Asr Suresi 2. ayeti ne anlatıyor? Asr Suresi 2. ayetinin meali, Arapçası, anlamı ve tefsiri...

Asr Suresi 2. Ayetinin Arapçası:

اِنَّ الْاِنْسَانَ لَف۪ي خُسْرٍۙ

Asr Suresi 2. Ayetinin Meali (Anlamı):

İnsan gerçekten ziyândadır.

Asr Suresi 2. Ayetinin Tefsiri:

Cenâb-ı Hak “asr”a yemin ederek, insanın büyük bir hasar ve ziyan içinde olduğunu haber verir. Buna tarafından “asr” ile “insanın ziyanı” arasında fazla yakın bir münâsebetin olduğu anlaşılır.

اَلْعَصْرُ (asr) kelimesi;

  Mutlak vakit,

  İkindiden güneşin batmasına değin olan süre,

  Seksen veya yüz takvim zaman, devir,

  İnsan ömrü,

  Resûlullah (s.a.s.)’in yaşadığı asr-ı saadet gibi mânalara gelir.

Âyet-i kerîme için bu mânaların her biri geçerli olup, ona tarafından de bir tefsir yapılabilir. Oysa bunlar içinden “mutlak zaman” mânası tercih edildiği takdirde bu, diğer tüm mânaları da şümûlüne alır. Çünkü vakit insan ömrünün esasıdır. İnsan tüm işlerini süre içinde yapar. Geçen her lahza insan ömrünü azaltır ve onu ölüme yaklaştırır. İnsan, kendisine belli zamanı değerlendirmesi için sınav edilir. Onu değerlendirip değerlendirmemesine kadar de bir netice elde eder.

Bu gerçeği şöyle bir misalle daha açık anlatmak mümkündür:

Bir imtihan sınıfında öğrencilere sorular verilmiştir. Zaman fazla çabuk geçmektedir. Saatimizin aralıksız olarak akıcı saniye göstergesi, zamanın ne kadar çabuk geçtiğine dair yeterli bir zihin verebilir. Burada bir saniyelik vakit bile uzun bir süredir. İşte ömür dediğimiz sınırları belirli vakit de bize dünyada bir fırsat olarak verilmiştir. Asıl sermayemizin fazla çabuk geçen süre olduğunu bir lahza önce farketmek zorundayız. Bu sebeple geçen zamana ant edilmesinin mânası, tez geçen zamanın, söz konusu dört özellikten yani “iman, sâlih amel, hakkı öğüt ve sabrı öğütleme”den mahrum insanın dünyada ne işle meşgul olursa olsun hayatını boş yere harcadığına ve zararda olduğuna şehâdet etmesidir. Kârlı çıkanlar ama bu dört özelliği taşıyanlar ve bu dünyada ona kadar davrananlar olacaktır. Bu, misâlin başında değindiğimiz üzere imtihan sınıfında kendisine kesin bir süre bilinen öğrencinin, o zaman içinde sorulara cevap belirlemek yerine diğer işlerle uğraşması gibidir. Öğrenciye, yakınındaki saate sinyâl edilerek geçen zamanın zararına olduğu ve ziyana uğrayacağı belirtilir. Rabbimizin zamana ant etmesi sahiden bizim için böyle bir jesttir. Kârlı çıkacak öğrenciler ise, kendilerine bilinen zamanın her anını soruları cevaplamak için kullananlardır.

Fahreddin er-Râzî (r.h.) der fakat:

“Buz satan birisi pazarda şöyle bağırıyordu:

«- Sermayesi eriyen bu şahsa merhamet edin!...»

Onun bu sözünü duyunca, «İşte bu laf Asr sûresinin mânasını izah etmektedir» dedim. Gerçekten insana verilen ömür güneşin aşağıda bir buz gibi hızla erimektedir. Eğer bunu ziyan eder ya da yanlış yere harcarsa insanın hüsranına sebep olur.” (Fahreddin er-Râzî, Mefâtîhu’l-gayb, XXXII, 81)

Bilinmelidir oysa, zamanı değerlendirmede ne kadar titiz olursa olsun insanın kendisini zarardan ve hüsrandan tam olarak kurtarması mümkün değildir. Şöyle ancak:

İnsanın sermayesi ömrüdür. Ömür ise her saniye, her nefes, her dakika, her saat harcanıp tükenmektedir. Her nefes geçtikçe bu nimetin sonu ve hesabı yaklaşmaktadır. Ömürden her geçen lahza, her harcanan nefes, ya bir iş için harcanır ya da boş yere geçer. Nafile geçtiyse bu muhakkak bir zarardır. Bir işe harcandıysa, o meslek ya iyi ve hoş olan bir itaattir yahut fena ve çirkin olan bir günahtır. ya da ne iyi ne fena; ikisi ortası mubâh olan bir iştir. Bir “mubah” ise, ona harcanan vaktin istikbâlde faydalı bir eseri kalmaması itibarıyla boşu boşuna geçmiş gibidir. Bir “kötülük” ise zaten belli bir zarardır. Eğer yapılan, “bir ibâdet ve itaat” ise, ona harcanan vakit içinde onu veya bir diğer ibâdeti ondan daha güzel, daha çok iyi bir şekilde edebilmek şüphesiz mümkündür. Çünkü Allah Teâlâ’ya ihlas ve tevazu içinde kulluğun dereceleri sayısızdır. Zira Allah Teâlâ’nın soyluluk mertebeleri ve mutlak çekicilik tecellileri nihâyetsizdir. Bu sebeple insanın Allah’ı mârifeti ne kadar fazla olursa nefret edilen şey ve muhabbeti de o nispette fazla; Cenâb-ı Hakk’a olan itaat ve kulluğu da o nispette daha bitmiş ve mükemmel olur. O halde her nefeste daha güzelini yapamayıp, daha düşük seviyede kalmakta, zâhiren kâr gözükse bile, yine bir nesil ziyan olduğu görülür. Bu itibarla insanın her lahza bir şekilde ziyan içinde olduğu ve kendini ziyandan tamamen kurtarmasının olası olmadığı anlaşılır.

Ancak insan, hüsrandan kurtuluşun yolu olarak gösterilen şu dört hususu ne dek kâmil mânada yerine getirebilirse, o nispette hasar ve ziyandan kurtulma imkânı bulur:

Birincisi; iman etmek: Allah’a, âhirete, Kur’ân-ı Kerîm ve Peygamberimiz (s.a.s.)’in haber verdiği bütün esaslara kâmil mânada güvenmek. Bunlar hakkında zerre dek bir tereddüd ve kararsızlık taşımamak. Çünkü fakat böyle bir iman insanı, bütün kötülüklerden alıkor, onu  Allah ve Rasûlü’ne itaata, Kur’an ve sünnete uymaya sevk eder.

İkincisi; sâlih ameller yerine getirmek: İbadet, muamelât ve ahlâkâ dair bütün güzel ve şanslı işler amel-i sâlihtir. Dolayısıyla Allah Teâlâ’ya ibâdet sâlih amel olduğu gibi, muhtaçlara iyilik, takviye, İslâm’ı tebliğ, Allah yolunda cihad, zulme ve zâlimlere karşı mücadele etmek; hak, adâlet, doğruluk, emânet, iyilik ve takvâ üzerinde yardımlaşmak; helâl ; ailesine, akrabasına, komşularına ve topluma aleyhinde vazifelerini yapmak; insanlara fayda sağlamak ve onlara güzel yararlanmak hep amel-i sâlihtir. Bu sebepledir fakat İmam Şafi (r.h.) şöyle buyurur:

“Şâyet, tüm bir Kur’ân-ı Kerîm yerine yalnızca Asr sûresi indirilmiş olsaydı, bu bile yeterdi. Çünkü onda İslâm’ın tüm esaslarını bulmak müm­kündür...”

Hüsrandan kurtuluş için “iman ve sâlih amel”, her fertte olmalıdır. Ama hüsrandan kurtulmak için bu iki esasa ilaveten lüzumlu iki daha belirtilir. Bunlar, iman edip sâlih amel işledikten sonradan, mü’minlerin birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye etmeleridirr. Bunun iki hikmeti olabilir: Birincisi, iman edenler ve sâlih amel işleyenler bunu ferdî olarak yapmakla kalmamalı, aynı zamanda mü’min ve sâlih bir toplum meydana getirmelidirler. İkincisi, bu toplumu bozulmaktan koruyabilmek için her fert kendi mesuliyetini algı etmelidir. Onun için toplumunun bütün üyelerine, birbirlerine hakkı ve sabrı öneri etmeleri farzdır:

Üçüncüsü; hakkı tavsiyeleşmek: “Hak” reel ve doğru demektir. Allah Teâlâ’nın güzel isimlerinden biridir. Yargı, bâtılın zıddıdır. Genellikle şu iki mânada kullanılır: Birincisi, doğruya, adâlete uygun ve hakiki sözdür. İster dinî, ister dünyevî meseleler hakkında olsun aynıdır. İkincisi, insanın yerine getirmesi vacip olan haktır. Bu, Allah’ın hakkı, insanların hakkı ya da nefsinin hakkı olabilir. “Hakkı nasihat etme”nin mânası ise, mü’minlerden oluşan İslâm toplumunun, hakka karşısında bâtılın yayılmasına seyirci kalmayacak değin sağduyu olmasıdır. İslâm toplumunda ne süre ve nerede bâtıl baş kaldırsa, hakkın yanında olanlar seslerini yükseltmelidirler. Toplumda her fert sadece kendisi hakkı, doğruluğu ve adâleti yerine getirmekle kalmamalı, bununla birlikte bunu başkalarına da tavsiye etmelidir. Zira bir toplumu ahlâkî düşüş, çözülme ve değil olmaktan gözetmek fakat bu yolla mümkün olabilir. Eğer fert ve cemiyette bu ruh kaybolmuşsa toplum hüsrandan kurtulamaz. Şahsî olarak yargı üzerinde bulunanlar, toplumun bozulmasına seyirci kalırlarsa, neticede kendileri de yargı üzere devam edemezler. Hüsrandan kurtulamazlar.

Kur’ân-ı Kerîm bunun câlib-i dikkat misallerini verir. Toplumlarında yaygın olan günah, kötülük, haksızlık ve zulümlerden birbirlerini menetmemeleri nedeniyle İsrâiloğulları Hz. Dâvûd ve Hz. İsa diliyle lanetlenmişlerdir. (bk. Mâide 5/78-79) Yine İsrâiloğullarından Cumartesi yasağını çiğneyerek balık tutmaya başlayanlar üzerine cefa inmiş, tümü cezaya çarptırılmış, bu azaptan yalnızca günahı önlemeye çalışanlar kurtulabilmiştir. (bk. A‘râf  7/163-166)

Cenâb-ı Yargı bizleri şöyle ikaz buyurmaktadır:

 “Böylece bir fitneden sakının ki, geldiği vakit içinizden sadece zulmedenlere dokunmaz, herkesi kuşatır. Yine bilin oysa Allah’ın cezalandırması fazla şiddetlidir.” (Enfâl 8/25)

Bu sebepledir fakat iyilikleri emretmek ve kötülükleri menetmek ümmete farz kılınmış (bk. Âl-i İmrân  3/104); bu farızâyı yerine getiren bu ümmete, bunu devam ettirmeleri şartıyla “en bahtı açık ümmet” denmiştir. (bk. Âl-i İmrân  110)

Dördüncüsü; sabrı tavsiyeleşmek: Birbirlerine hakkı tavsiyenin yanı sıra, mü’minlerin fert ve toplum olarak hüsrandan kurtulabilmeleri için, birbirlerine sabrı da tavsiye ve tavsiye etmeleri şart koşulmuştur. Onlar yargı ve onu koruma uğrunda karşılaştıkları bütün zorluk, kötülük, meşakkat, hasar ve mahrumiyetler karşısında birbirlerine sabırlı olmayı ve sebat göstermeyi öneri etmelidirler. Her fert, bu şartlara aleyhinde sebat göstermesi için diğerine cesaret vermelidir. Çünkü zamanın fitneleri, dünyanın aldatması, nefislerin bâtıl temâyülleri, hüsrana uğrayanların çokluğu karşı hayır gerçekleştirmek, dürüst anlatmak, Adalet yolunda gitmek mü’minleri bir çok acılar çekmeye, zorluklara katlanmaya, mücâdele etmeye mecbûr kılar. Bunları başarabilmek de tam olarak sabırlı olmaya dayanmaktadır. Nitekim Lokmân (a.s.)’ın oğluna nasihati laf konusu edilerek şöyle buyrulur:

“Evlâdım! Namazı doğruca kıl, iyiliği emret, kötülükten sakındır ve bu uğurda başına gelecek musîbetlere sabret. Çünkü bunlar azim ve istikrar gerektiren önemli işlerdir.” (Lokmân 31/17)

Mü’minler, zamanlarını bu dört hoş amelle doldurdukları nispette hüsrandan kurtulacak ve kendilerine ebedî kurtuluşun yollarını aralayabileceklerdir. Keza fert hem de toplum olarak kötülüklerden uzaklaşıp Allah’ın rızâsı istikâmetinde mesafe alma imkânı bulacaklardır. Bu Nedenle insanlığı şefkat ve merhametle kucaklayacak, onlara yargı ve adâlet tevzi edecek, her din, halk müziği ve milletten insanların İslâmla buluşmasına zemin hazırlayacak ve onları İslâm’ın ebedî rahat ikliminde buluşturacak çok iyi bir İslâm toplumu inşâ edebileceklerdir. Mehmed Âkif’in şu mısraları bu hakîkati ne güzel dile getiri:

Hâlık’ın nâ-mütenâhî adı var, en başı: Yargı.

Ne büyük şey kul için hakkı tutup uyandırmak!

Hani, Ashâb-ı Kirâm, ayrılalım derlerken,

Mutlaka Sûre-i ve’l-Asr’ı okurmuş, bu niçin?

Çünkü meknûn o büyük sûrede esrâr-ı felâh;

Öncelikle iman-ı gerçek geliyor, sonradan salâh,

Daha Sonra yargı, daha sonra sebât, işte kuzum insanlık.

Dördü birleşti mi yoktur sana hüsrân artık.1

Şimdi de, bu nedenle iman edip sâlih ameller işleyen, insanların iyiliği için çalışan, hakkı ve sabrı tavsiye eden mü’minlerle alay edip eğlenenlerin fecî akibetini ve uğrayacakları hüsranın şiddetini bilgi vermek üzere Hümeze sûresi geliyor:

Nâ-mütenâhî: Sayısız. Meknûn: Gizli, dar. Esrâr-ı felâh: Kurtuluşun sırları, yolları. İman-ı hakikî: Gerçek iman. Salat: Namaz. Hüsrân: Hasar, ziyan, kayıp. 

Asr Suresi tefsiri için tıklayınız...

Kaynak: Ömer Çelik Tefsiri

Asr Suresi 2. ayetinin meal karşılaştırması ve diğer ayetler için tıklayınız...

Kaynak: www.islamveihsan.com URL: https://www.islamveihsan.com/asr-suresi-2-ayet-meali-arapca-yazilisi-anlami-ve-tefsiri.html

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.