banner121

Müslüman bilmediği bir konuda ne demelidir? Hadisi şerif bilmeyenler için ne söylemelerini nasihat etmiştir?

İbni Ömer radıyallahu anhümâ şöyle dedi:

"Biz, tekellüften nehy olunduk." (Buhârî, İ'tisâm 3)

Aşağıdaki hadis ile birlikte açıklanacaktır.

Mesrûk şöyle dedi:

Abdullah İbni Mes'ûd radıyallahu anh' ın yanına gitmiştik. O bize şunları söyledi:

Dostlar! Haberdar Olan, bildiğini söylesin. Bilmeyen de "Allah bilir " desin. Zira insanın bilmediği konuda "Allah bilir" demesi de bir ilimdir. Allah Teâlâ, Peygamber'i sallallahu aleyhi ve sellem'e şöyle buyurmuştur: "De ancak: Kur'ân'ı tebliğden ötürü sizden bir aidat istemiyorum. Ben, kendiliğinden bir şeyler uydurup size dayatmak isteyen biri de değilim." (Buhârî, Tefsîru sûre (30, 38), 3. Ayrıca bk. Müslim, Münâfıkîn 39, 40)

Mesrûk İbni'l-Ecda' el-Hemedânî Kimdir?

Tâbiûn neslinin önde gelen fakihlerinden ve güvenilir hadis râvilerinden biri olan Mesrûk, küçükken bir birey göre çalınıp sonradan bulunduğu için Mesrûk adını almıştır. Ilk Olarak Hz. Ömer, Ubey İbni Ka'b, Muâz İbni Cebel, Abdullah İbni Mes'ud ve Hz. Âişe almak üzere bir çok sahâbîden hadis rivayet etmiştir. Ondan da Şa'bî, İbrâhim en-Nehaî, Ebû Vâil ve Mekhûl benzer-Şâmî gibi çoğu tâbiî rivayette bulunmuştur.

Rivayetleri Kütüb-i Sitte müelliflerince nakledilmiştir.

 Bir gün, Hz. Ömer ona ismini sormuş, o da Mesruk İbni'l-Ecda' cevabını vermiştir. Bunun üzerine Ömer, Hz. Peygamber "Ecda' şeytandır" buyurdu, sen Mesrûk İbni Abdirrahman'sın dedi.

Abdullah İbni Mes'ûd'un yetiştirdiği Mesrûk, insanlara Kur'an'ı ve Sünnet'i öğreten ve özellikle verdiği fetvâlarla bilinen pek meşhur bir âlimdir. İbâdete fazla düşkün olan Mesrûk, "Adâlet ve hak üzere fetvâ vermeyi başardığım bir günümü, cihadla geçecek bir yılıma seçim ederim" demek suretiyle fetvâ sorumluluğunu dile getirirdi.

"Allah'tan korkması ilim olarak; amelini beğenmesi de cehâlet olarak kişiye yeter" öz deyişinin de sahibi olan bu büyük tâbiî âlim, hicrî 62 ya da 63 yılında vefat etti.

Allah ona rahmet eylesin.

Hadisi Nasıl Anlamalıyız?

Bu iki hadis, dinimizde tekellüf, yani zorlama ve zorlanma, yararsız, gereksiz şeylerin peşine düşüp zaman ve emek masraf, altından kalkamayacağı bilimsel ve fikrî konulara dalıp kafa yorma ve boşa başkalarının zamanını alma, canını sıkma, bilmediği halde sorulan bir soruya biliyormuş havasını atamak için binbir dereden su getirerek yakıştırma cevaplar vermeye egzersiz gibi tavır ve davranışların yasaklandığını ortaya koymaktadır. Birinci hadis, hadis usûlünde hükmen merfu terimiyle değer biçilen bir niteliğe sahip bulunmaktadır. Bir sahâbî, Hz. Peygamber'in zamanına atıfta bulunmadan "Biz şöyle yapmakla emr olunduk ya da şöyle davranmaktan men olunduk" derse, onlara bunu emreden ve nehyedenin Hz. Peygamber olduğu kavranabilir ve bu açıklama kalıbıyla bahşedilen haberler, Hz. Peygamber'den alınmış haberler, dikte ve yasaklar gibi geçerli olur.

Her alanda işi yokuşa süren, engel çıkaran, kesintisiz tartışan, külfet ve ağırlık getiren, olumsuz davranan, ceviz kabuğunu doldurmayacak meseleler üzerine ciddî bir şeymiş gibi eğilen, mâlâyânî ile süre geçiren kişilerin bu yaptıkları tam anlamıyla tekellüftür. Tekellüf, özünde sahtecilik bulunduğu, sonuçta da kimseye bir faydası olmadığı için nehyedilmiştir. her zaman ve her konuda mûtedil, sade, mesele ve olaylara kendisini ilgilendirdiği dek yaklaşan, özentisiz, gösterişsiz davranan kimse, ayrıca pratik ayrıca de yardımsever bir yol izlemiş olur. Söz yerine meslek üreten, insanların işini kolaylaştıran, şaşaa ve külfetten kaçınan olumlu bir tavrın sergilenmesi defalarca yeğlenmelidir. Hadisin bizden istediği budur.

Her ne dek birinci hadisin râvisi İbni Ömer görülüyorsa da, hadisin yegâne kaynağı olan Buhâri'de onun Hz. Ömer kadar rivayet edildiği anlaşılmaktadır. Hatta şerhlerde bu hadisin bize duyurulmasına şöyle bir olayın sebep olduğu da kaydedilir. Bir keresinde Hz. Ömer'e, biri gelip  "ve fâkiheten ve ebben" âyetini sormuş. O da âyeti bitmiş ederek fâkihe elmadır peki ya ebben nedir, demiş, durmuş, anında gerisinde de, "Biz tekellüften menedildik" diyerek, mânasını bilmediği kelime üstünde yorum yapmaktan kaçınmıştır. Bu rivayetlerin hiçbirinde İbni Ömer geçmemektedir.

İkinci hadis, mevkuf bir rivayettir. Yani bize bir sahâbînin değerlendirmesini haber vermektedir. Müslim'deki bir başka rivayetten öğrendiğimize göre, râvi Mesrûk ve arkadaşları İbni Mes'ûd'un yanında bulunuyorlarken bir adam gelip ismini vermediği bir hikayecinin Kûfe'deki Kinde Kapıları mevkiinde "Derhal sen, göğün, insanları bürüyecek açık bir duman çıkaracağı günü gözetle" Duhan sûresi (44), 10 âyetindeki dumanın kıyamette olacağına dair hikâyeler anlattığını haber vermiş. İbni Mes'ûd kavgalı bir vaziyette yattığı yerden doğrulmuş ve yukarıdaki sözlerini söylemiş, daha sonra da o duman olayının Bedir Savaşı'nda müşriklerce yaşandığına dair açıklamada bulunmuştur (bk. Müslim, münâfıkîn 39-40).

Burada İbni Mes'ûd radıyallahu anh'in değerlendirmesinden anlıyoruz ancak, insanların bilmedikleri konularda, biliyormuş gibi davranıp bazı hikâye ve senaryolar uydurarak ortaya bir şeyler atmaları bir tekellüftür, zorlamadır. Bu, nehyedilmiş bir davranış ve tavırdır. O halde yapılacak iş, bilenlerin bildiklerini söylemeleri, bilmeyenlerin ise "Allah bilir" diye meseleyi mutlak ilim sahibine havâle etmeleri, bu edebi göstermeleridir. Bilmediği konularda Allah bilir çağrıda bulunmak de bir ilim ve yükümlülük göstergesidir.

Sahâbe-i kirâm, Hz. Peygamber kendilerine bir soru yönelttiği süre, cevabı bilseler bile "Allah ve Resûlü daha iyi bilir" derlerdi. Bunu âdet edinmişlerdi. Ne yazıkki günümüz insanı, sıkça "Hele bir Kitab'a, Sünnet'e başvuralım, bakalım" deme lüzumunu duymadan, kendince bir yorum yapmaya heveslenmektedir. Hele bazı ırk vardır ki, anında her konuda sanki konuşmak zorundaymış gibi yorumlar yapar dururlar. Ekran, mikrofon, kürsü hayranı ve konuşma hastasıdırlar. Bu da açık bir tekellüftür.

Ülkemizde bundan da acı olan bir şey daha vardır. O da bazı medya mensuplarının ve bir takım siyasilerin, hiç de uzmanlık alanları olmadığı halde din konusunda ahkâm kesmeye bayılır olmalarıdır. Bu cins insanları gördükçe, dinledikçe tekellüf yasağının ne kadar manalı olduğu anlaşılmaktadır.

Bilmediği konularda "Allah bilir" demenin de bir ilim olduğunu çok açık bir şekilde ortaya koyan, bilmediğini söylemenin insanı küçültmeyeceğini, tersine yücelteceğini açıklayan Abdullah İbni Mes'ûd radıyallahu anh bu değerlendirmesine, yukarıda kısa açıklamasını verdiğimiz âyeti delil getirmektedir.

Hadislerden Çıkarmamız Gereken Dersler Nelerdir?
Her konuda tekellüften, tekellüfçülükten kaçınmak lâzımdır. Tekellüf hem âyet keza Efendimiz'in hadisleriyle nehyedilmiştir. Özellikle İslâm davetçileri iyi bildikleri konuları anlatmalı, bilmediklerini de "Allah bilir" diyerek veya dobra dobra bilmediğini söyleme olgunluğunu ve sorumluluğunu göstermelidirler.

RİYAZÜS SALİHİN DİĞER HADİSLERİ VE ŞERHLERİ İÇİN TIKLAYINIZ...

Kaynak: Riyazüs Salihin, Erkam Yayınları

Kaynak: www.islamveihsan.com URL: https://www.islamveihsan.com/bilen-bildigini-soylesin-bilmeyen-de-allah-bilir-desin-hadisi.html

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.