“Cibrîl Beni En Yakın Semâya Çıkardı” Hadisi
banner121

İslam’da iyilik ve takvada yardımlaşmanın önemi ve fazileti nedir? İyilik ve takvada birlikte çalışmak ile ilgili ayet ve hadisler.

İyilik ve takvâda işbirliği etmek ile ilgili ayet ve hadis-i şerifler.

İYİLİK VE TAKVÂDA YARDIMLAŞMAK HAKKINDA AYETLER

“İyilik ve Takvada Yardımlaşın” Ayeti

“İyilik ve takvâda birbirinizle yardımlaşınız.” (Mâide sûresi, 2)

İmam Nevevî, bu kısmın başlığını, kısaca açıklamaya çalışacağımız bu âyetten almıştır. Çünkü, iyilik ve takvâda işbirliği yapmak İslâm’ın esas kâidelerinden biridir.

Birr Ne Demektir?

Âyette geçen ve iyilik diye çeviri ettiğimiz “ birr” kelimesi, her türlü iyiliği, hayrı, hayırda kemâli ifade eder. Birr’in zıddı itaatsizlik, hayrın zıddı ise şerdir. Birr tabiri, Allah için kullanılırsa, kullarına verdiği sevap, kul için kullanılınca Allah’a itaat anlamına kazanç. Birr, itikâdî ya da amelî hükümlerle ilgili olabilir: “Yüzlerinizi doğudan yandan ve batıdan yandan çevirmeniz iyi almak demek değildir...” Bakara sûresi (2), 177 âyetinde, birr’in itikadî esaslarla ve amelî hususlarla ilgili oluşunu dobra dobra görürüz. İman, dinin başlangıcı, birr ise dinin gayesidir. Dinin, insanları ulaştırmak istediği kasıt, Tevhid inancı ve hayır olarak özetlenebilir.

Takva Ne Demektir?

Takvâ, Allah’ın himayesine girmek, emrini tutup azabından kurtulmaktır. Takvâ, mâna ve mahiyeti oldukça geniş terimlerden biridir. Dinde iki anlamda kullanılır: Geniş anlamda, âhirette hasar verecek olan her şeyden sakınıp korunmaktır. Dar anlamda ise, nefsi, cezayı adalet edecek her türlü günahtan korumaktır. Takvânın değişik dereceleri vardır:

Takvânın en üstünü, her ne şekilde olursa olsun Allah’a itaat edip hiç isyan etmemek, tekrar tekrar zikredip O’nu hiç unutmamak ve daima şükredip hiç küfrân-ı nimette bulunmamaktır. Bu mertebe, yalnızca büyük peygamberlere aittir.

Takvânın, kebâir denilen büyük günahları ve sagâir adı verilen minik günahları işlememek, bunun yanısıra mekruhlardan sakınmak, hem mübah olan şeyleri, aşırılığa kaçmadan yeterince gerçekleştirmek gibi mertebeleri vardır.

Mü’minler, başlıca hatlarıyla tanıtmaya çalıştığımız birr ve takvâda birbirleriyle yardımlaşacaklar, âyetin devamında da açıkça belirtildiği gibi, günah ve düşmanlıkta, haddi aşmakta yardımlaşmayacaklardır.

“İnsan Hiç Kuşkusuz Hüsran İçindedir” Ayeti

“Zamana and olsun ama insan hiç şüphesiz hüsran içindedir. Ama, inanıp faydalı iş işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve sabrı tavsiye edenler bunun dışındadır.” (Asr sûresi, 1-3)

Asr sûresi, Kur’ân-ı Kerîm’in en kısa sûrelerinden biridir. Müfessirler, lafız itibariyle kısa olan bu sûre ile ilgili uzun tefsirler yapmayı yeğlemişlerdir. Onların birtakım tercihlerine burada bağlantı etmeyeceğiz.

Sûre-i celîlede, insanların çoğunun, her asırda, her zamanda ve bilhassa son zamanda, yani Resûl-i Ekrem Efendimiz’in gelişinden kıyamete değin geçecek zamanda, bir hayal kırıklığı içinde olacağı haber verilir. Fakat hüsranda olmayanlar da vardır; bunlar inanan, sâlih amel işleyen, birbirlerine hakkı nasihat eden, sabrı tavsiye eden kimselerdir.

Hüsran Ne Demektir?

Hüsrân, kazanacak yerde hasar etmek, sermayeyi zayi etmek, ne-ticede iflâs edip yoksunluk içinde kalmak anlamına kazanç.

İnsanın sermayesi ömrüdür. Ömür ise her gün, her saat, her an ve her nefes tükenip gitmektedir. Bu giden ömür, insanın kendi mülkü de değildir. Allah’ın mülkü olup onun adına güzel kullanarak, kârından faydalanması için insana sayılı ve ekonomik olarak verilmiş ödünç bir sermaye gibidir. İnsanın reel saadeti, âhireti sevmekte, dünya lezzetle-rine, ızdırap ve kederlerine layık vermemek ve bunlara bağlanıp kalmamaktadır. Fakat insanların çoğu yaratılışı gereği, dünya ile meşgul ve onu istemeye aşırı derecede düşkündür. Bundan nedeniyle da hüsrandadırlar. Fakat şu vasıfları taşıyanlar hüsranda değil, kârdadırlar:

Hüsrana Düşmeyecekler

İman edenler: Bunlar, Allah’a hakkıyla inanıp, indirdiğini onay eden, ona ihlâs ile ibadet ve taate söz verenlerdir. Sâlih ameller işleyenler: İmanları yalnızca gönüllerinde ve dillerinde kalmayıp bütün hislerine, akıllarına ve varlıklarına işleyerek iradelerine sahip olan, yaptıkları işleri iman ve itikadlarına, Allah’ın rızasına ve indirdiği ahkâma uygun şekilde yapanlardır. Birbirlerine hakkı tavsiye edenler: Bütün kararlılıkları ve gayretleri hakka yönelik, imanları, amelleri, sözleri hep haktan yana olanlardır. Onun için bunlar insanlara riyâkârlık, münafıklık yapmazlar. Başkalarına hasar vermez, insanlarla ilişkilerini kesmezler. Başkalarına yaltaklanmaz, dalkavukluk etmezler. Hep hakka dâvet eder, iyiliği emir, kötülükten nehiy vazifesini yerine getirirler. İnsanları hayra çağırır ve dinin öğüt olduğu gerçeğini bir an bile unutmazlar. Birbirlerine sabrı tavsiye edenler: İman edip gereğini yerine getirmek, sâlih ameller derin etki bırakmak, hakkı tavsiye görevini gerçekleştirmek hiç de basit değildir. Bunun için zamanın belalarına, nefislerin yönelişlerine, hayır gerçekleştirmek, hak yolda gitmek için karşılaşılacak eziyetlere, zorluklara katlanmak gerekecektir. Bunlar ancak sabırla mümkündür. Dayanıklılık, nefsin iyi bir meslek yerine getirmek veya fenalıklardan kaçınmak için acıya, güçlüklere göğüs gerebilme kuvvetidir. Sabır, ya ızdırap ve kederlere, acı ve üzüntülere karşısında gösterilen katlanma cinsinden olur; veya dünyalık lezzetlere ve şehvetlere aleyhinde direnme cinsinden olur. Bütün bunlar birer iyilik ve hayırdır.

Lafız olarak kısa, ama mahiyeti çok geniş olan bu sûrenin burada zikredilmesinin sebebi özetle bu sayılanlardır. İmam Şâfi bu sûreyle ilgili olarak:

“İnsanların tamamı veya çoğunluğu, bu sureyi düşünme hususunda gaflettedirler” demiştir.

İYİLİK VE TAKVADA YARDIMLAŞMAK HAKKINDA HADİSLER

Cihada Gitmiş Gibi Sevap Kazanmak ile İlgili Hadis

Ebû Abdurrahman Zeyd İbni Hâlid el-Cühenî radıyallahu anh’den rivayet edildiğine tarafından, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Kim Allah yolunda cihada gidecek bir gaziyi techiz eder, cihad için gerekli olan ihtiyaçlarını karşılarsa, âdeta cihada gitmiş gibi sevap kazanır. Cihada giden gazinin arkada bıraktığı ailesine dürüstçe bakıp onların ihtiyaçlarını tedarik eden kimse de benzeri cihad yapmış gibi sevap kazanır.” (Buhârî, Cihâd 38; Müslim, İmâre 135-136. Keza bk. Ebû Dâvûd, Cihâd 20; Tirmizî, Fezâilü’l-cihâd 6; Nesâî, Cihâd 44)

Hadisi Nasıl Anlamalıyız?

Cihada dışarı giden bir gaziyi techiz etmek, onun savaş ihtiyaçlarını yerine getirmek faziletlidir. Zorunlu savaş malzemelerine sahip olmadan cihada çıkılamayacağı gerçeğini herkes kabul eder. Kabul etmemiz gereken bir başka gerçek de, herkesin savaş malzemesi tedarik etmesinin imkânsızlığıdır. Natürel ama günümüzde durum adamakıllı farklıdır. Artık ülke-ler uyumlu ordu bulundurmakta, bütçelerinin büyük bir bölümünü bu ordunun ihtiyaçlarına ayırmaktadır. Bugünün silahları da, kişilerin elde edemeyeceği dek yüksek fiyatlıdır. Oysa devletlerini devam ettirmek kararlılığında olan milletler, dünyanın şartlarına etap uydurmak zorundadırlar. Burada müslüman toplumlara düşen tayin, kendi kendilerine yeterli ülkü gelebilmek ve başkalarına fakir olmamaktır. Bunun gerçekleşebilmesi için müslüman fertlere de önemli görevler düşmektedir. Her fert gücünün yettiği oranda ülkesinin kalkınmasına, gelişmesine ve milletler arası yarışta önde olmasına katkı maddesi sağlamalıdır.

Konunun özel boyutu dıştan bundan başka genel boyutu düşünülecek olursa, iyilik kabul edilen her hususta müslümanların birbirleriyle yardımlaşması gerekir.

Günümüz savaşları, eski savaşlardan fazla farklıdır. Savaş sadece cephede değil, cephe ardındaki de büyük tahribatlar yapmaktadır. Acımasız katliamlar, öldürmeler, sakatlamalar, yakmalar ve yıkmalar meydana gelmektedir. Cepheye gidenlerin geride bıraktıkları aile fertle-rine gereken ilgiyi kullanmak, onları koruyup kollamak, bakımlarını üstlenmek, görülecek işlerini görmek, geçimlerini sağlamak, cephede cihad yapanın sevabı gibi sevap kazanmaya vesile olur.

Hadisten Öğrendiklerimiz

Cihada giden bir Müslümana yardım etmek, onun cihadda ihtiyaç duyacağı malzemeleri temin etmek, cihada katılmış gibi sevaptır. Cepheye cihada dışarı giden bir gazinin geride kalan aile fertlerine yardım etmek ve ihtiyaçlarını gidermek, cihad sevabı kazanmaya vesile olur. Gerçekte yapılan cihadın sevabı diğer bir amelle kıyaslanmayacak değin üstündür.

“İki Kişiden Biri Cihada Gitsin. Kazanılacak Sevap İkisi Arasında Ortaktır” Hadisi

Ebû Saîd el-Hudrî radıyallahu anh’den rivayet edildiğine kadar, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, Hüzeyl kabilesinin Lihyânoğulları üzerine ordu sevketmek istedi. Bu sebeple şöyle buyurdu:

“İki kişiden biri cihada gitsin. Kazanılacak sevap ikisi aralarında ortaktır.” (Müslim, İmâre 137)

Hadisi Nasıl Anlamalıyız?

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’ in üzerlerine ordu sevketmek istediği Lihyânoğulları, o sırada henüz müslüman olmamıştı. Peygamberimiz’in onlara ordu göndermesinin sebebi, dine dâvet edildikleri halde İslâm’ı kabul etmemeleriydi. Gönderilecek ordu, onları son kere İslâm’a dâvet edecek, kabul etmedikleri takdirde onlarla savaşacaktı.

Peygamberimiz, Lihyânoğulları üzerine asker sevkine karar verince, “Her kabileden yarısı cenge çıksın” diye talimatlar göndermişti. Hadiste geçen “her iki erkekten biri” denilmesinden maksat budur.

Cihadda kazanılacak sevabın, gazaya gidenle yerine kalacak kimse arasında müşterek oluşu, yukarıda da açıklandığı gibi, mücahid askerin bakmakla sorumlu olduğu geride kalan aile fertlerinin ihtiyaçlarını giderme şartıyladır. Bu en büyük sevaplardan biri olduğu için, cihadla adeta hükmen eşdeğer sayılmıştır. Bu durum cephede savaşan mücahidin psikolojisi açısından önem arzeder. Psikolojik huzur ve güven cihadda başarının en önemli şartlarından biridir. O halde mü’minlerin görevi, bu konularda birbirleriyle işbirliği yapmak ve Allah’ın dinini yeryüzüne etken kılmak için tüm gayretlerini sarfetmektir.

Hadisten Öğrendiklerimiz

Hayâtî bir zaruret olmadıkça, bütün insanların cepheye gitmesi koşul olmadığı gibi bu dürüst da değildir. Cepheye gitmeyenler, gidenlerin çoluk çocuğuna bakıp ihtiyaçlarını karşıladığı takdirde cihada katılmış gibi sevap kazanırlar.

Çocuğun Haccı ile İlgili Hadis

İbni Abbas radıyallahu anhümâ’dan rivayet edildiğine göre, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, Ravha mevkiinde bir deve kervanına rastladı ve:

– “Sizler kimlersiniz?” dedi. Onlar:

– Biz Müslümanlarız, sen kimsin? diye sordular. Peygamber efendimiz:

– “Ben Allah’ın Resulüyüm” dedi. İçlerinden bir bayan, ufak bir çocuğu Peygamberimiz’e doğru kaldırarak:

– Bu çocuğun haccı olur mu? diye sordu. Resûlullah Efendimiz:

– “Evet, hem sana da sevap vardır” buyurdu. (Müslim, Hac 409. Ayrıca bk. Ebu Dâvûd, Menâsik 7)

Hadisi Nasıl Anlamalıyız?

Hadiste adı geçen Ravha, Medine yakınlarında bir yerdir. Burada kendileriyle karşılaşılan şahısların hacca gittikleri anlaşılmaktadır. Tesadüf ya geceleyin olmuş veya bu kimseler Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’i daha önce hiç görmemişler. Çünkü onların Hz. Peygamber’i tanıyamadıkları anlaşılmaktadır. Hadisin Ebû Dâvûd rivayeti birazcık daha detaylıdır.

Resûl-i Ekrem Efendimiz, herhangi bir topluluk veya kişiyle karşılaştığında, olur ya onları tanımıyorsa, Ebû Dâvûd rivayetinde görüldüğü üzere, önce onlara selamlama verir, daha sonra da kim olduklarını sorar, kendilerini tanıtmalarını isterdi. Kendisini de onlara tanıtırdı. Onun bu uygulaması, bizim için de bir misal teşkil eder.

İslâm âlimleri, bu hadisi delil göstererek büluğ çağına gelmemiş çocuğun haccının sahih olduğuna hükmetmişlerdir. İmam Mâlik, İmam Şâfiî, Ahmed İbni Hanbel ve âlimlerin büyük çoğunluğu çocuğun haccının sahih olduğu görüşündedirler. İmam Ebû Hanîfe ise, çocuğun haccının bir vâcibin yerine getirilmesi anlamında sahih olmayacağı kanaatindedir. Onun bu kanaatinin ve diğer görüşlere rakip oluşunun temelinde, çocuğun haccının makbul olup üzerine hac ahkâmı, fidye, cinayet kurbanı gibi, mükelleflere kasten başka hükümlerin gerekmemesi hususu vardır. O, çocuk için bunların hiç birini kabul etmemekte ve dolayısıyla çocuğun haccının, hac ibadetinin öğretimi olduğu görüşünü benimsemektedir. Çünkü çocuk haccın icablarından herhangi birini ye-rine getirmese, bir şey gerekmez. Zira çocuğa hac vâcip değildir.

Âlimlerin bu konuda gösterme birliğine vardıkları bir başka nokta şudur: Bu hac çocuk için nâfile bir ibadettir. Büluğ çağına girdikten sonradan üze-rine hac farz olursa bitmiş haccedecektir.

Peygamber Efendimiz’in çocuğun annesine “sana da sevap var” demesi, çocuğunu taşıdığı, ihramlının kaçınması gereken şeylerden onu da koruyarak ihramlı muamelesi yaptırdığı içindir. Çünkü bu tavır bir iyilik ve hayır olup karşılığında sevap vardır. Hadisin burada getiriliş sebebi de budur.

Hadisten Öğrendiklerimiz

Tanınmayan bir topluluk ya da kişiyle karşılaşınca, onları tanımalı, kendimizi de onlara tanıtmalıyız. Büluğ çağına ulaşmamış ufak çocuklara hac yaptırılması, alimlerin çoğuna (cumhûra) göre câizdir. İmam Ebû Hanîfe çocuğun haccını vâcibin yerine getirilmesi anlamında sahih görmez. Çocuğun yaptığı hac nâfile hactır. Büluğ çağından daha sonra kendisine farz olacak haccın yerini tutmaz. Çocuğa yaptırılan hactan ebeveynine de sevap verilir.

Güvenilir Kasadar (Vekilharç) ile İlgili Hadis

Ebû Mûsâ el-Benzer’arî radıyallahu anh’den rivayet edildiğine kadar Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Kendisine emredileni tamı tamına, eksiksiz olarak ve gönül hoşluğu ile yerine getirip verilmesi istenilen kişiye veren güvenilir Müslüman kasadar, sadaka veren iki kişiden biridir.” (Buhârî, Vekâlet 16; Müslim, Zekât 79. Ayrıca bk. Buhârî, Zekât 25, İcâre 1; Nesâî, Zekât 57, 67)

Bir rivayette: “Emredileni veren” şeklindedir.

Hadisi Nasıl Anlamalıyız?

Hadiste geçen ve bizim “kasadar” diye çeviri ettiğimiz “hâzin” kelimesi, bir şahsın işlerini onun namına peşine düşüp takip edip zorunlu ödemeleri yapan kimse demektir. Eskilerin tabiriyle vekîlharçtır.

Bu gibi durumlarda verilen sevabın birbirine bütün eşit olması gerekmez. Allah’a itaat ve yapılan hayır hususunda bir kimseye müşterek olan, sevapta da karşılıklı olur demektir. Birinin sevabı ötekilerden daha fazla olabilir.

Vekilharcın Dört Şartı

Vekîlharç için dört durum olduğu anlaşılmaktadır:

Malın sahibinin izninin bulunması, Yapılması istenilen şeyin noksansız yerine getirilmesi, Yapılan iyiliğin gönül hoşluğuyla yapılması, Ödemenin yapılması istenen kimseye verilip bir başkasına ve-rilmemesi.

Sevap isteyen kasadar ya da vekîlharç bu şartlara uymalıdır. Sevap, Allah’ın bir fazlı ve ihsanı olup onu dilediğine verir.

Görüldüğü gibi burada hem iyilik ve hayır, ayrıca de takvâ hususunda bir yardımlaşma vardır.

Veren kimsenin, gönül rahatlığı içinde vermesi, pinti davranmaması, verdiğine aleyhinde güleryüzlü olması, onu mahcup duruma düşürmemesi, başa kakmaması gibi temel ahlâkî kurallara riâyet etmesi gerekir. Resûl-i Ekrem Efendimiz, bilhassa başkası namına veren vekîlharç için birtakım önemli hatırlatmalar yapmıştır. Çünkü başka biri adına verenlerde cimri davranışlar fazla görülür. Başkasının malında pintilik ise, cimriliğin en kötüsü ve en sevilmeyenidir. Çünkü böyleleri cimriliği tabiat haline getirir, kendi mallarında hiç soylu davranış yapmazlar. Bu durum, başkasının malını harcamada hassas davranmak gibi ahlâkî bir tavırla karıştırılmamalıdır. Çünkü bu ikinci tutum fazilettir.

Hadisten Öğrendiklerimiz

Kasadar, mal sahibinin verdiği yetkileri yararlanma hakkına sahiptir. Allah’a itaat ve hayırda müşterek olanlar, sevapta da ortakdırlar. Sevapta ortaklık, mutlak eşitliği gerektirmez. Sevabın doğrusu ortaklık esastır.

Kaynak: Riyazüs Salihin, Erkam Yayınları

 

İslam ve İhsan

İYİLİK YAPMAYA NİYET ETMENİN SEVABI

İYİLİK VE TAKVADA YARDIMLAŞMAK İLE İLGİLİ AYETLER

Kaynak: www.islamveihsan.com URL: https://www.islamveihsan.com/iyilik-ve-takvada-yardimlasmak-ile-ilgili-ayet-ve-hadisler.html

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.