Fecr Suresi 27. Ayet Meali, Arapça Yazılışı, Anlamı ve Tefsiri
banner121

Fecr Suresi 27. ayeti ne anlatıyor? Fecr Suresi 27. ayetinin meali, Arapçası, anlamı ve tefsiri...

Fecr Suresi 27. Ayetinin Arapçası:

يَٓا اَيَّتُهَا النَّفْسُ الْمُطْمَئِنَّةُۗ

Fecr Suresi 27. Ayetinin Meali (Anlamı):

Ey kâmil bir iman ve sâlih amellerle huzûra ermiş leziz!

Fecr Suresi 27. Ayetinin Tefsiri:

Bu hitap, kâmil bir iman ve sâlih amellerle rahat ve itminâna erişmiş, gönül huzurunu elde etmiş mü’mine vefat hemencecik ya da mahşer yerinde yapılır. Gaybın kapılarının açıldığı, ilâhî giz perdelerinin aralandığı o kritik anda mü’min, kendine verilen ebebî cennet müjdesi ile sevinir. Korkuları zâil olur, içi huzurla dolar. Çok güzel bir yolculuğa çıkmanın, cennet ve cemâlullaha içten yol almanın son derece tatlı heyecanını duymaya başlar. Âyet-i kerîmelerde buyrulur:

“«Rabbimiz Allah’tır!» diye ikrarda bulunup, sonradan da özde ve sözde dosdoğru olarak inanç, amel ve ahlâkta sapmadan içten yolu takip edenlerin üstüne melekler iner ve şöyle derler: «Korkmayın ve üzülmeyin! Size va‘dolunan cennetle sevinin! Biz dünya hayatında da, âhirette de size dostuz. Cennette canınızın çektiği her şey vardır; orada istediğiniz her şey sizindir. Fazla bağışlayıcı, ölümsüz merhamet sahibi Allah’tan bir ikram olarak!»” (Fussılet 41/30-32)

Bu âyetlerde “mutmainne, râziye ve merziye” elde etmek üzere nefsin üç mertebesine sinyâl edilir. Kur’ân-ı Kerîm’de diğer âyet-i kerîmelerde de yine nefsin “emmâre, levvâme ve mülhime” mertebelerine işaret edildiği görülür. Dolayısıyla bunlar, emmâre derekesindeki ham bir nefisten tezkiye edile edile merziye ve kâmile seviyesine erişmiş ve cennete girmeyi yargı etmiş kâmil bir nefse ulaşmanın kademelerini gösterir. Âlimlerimiz ve mutasavvıflarımız bunlar üstünde içe doğru tetkikler yaparak İslâm ahlâk ve tasavvufunun esas esaslarını saptama etmişlerdir. Kur’an ve sünnet çerçevesinde nefsin terbiyesi, tezkiyesi ve kalbin tasfiyesiyle alakalı son derece mantıklı ve uygulanabilir usuller ortaya koymuşlardır. giderken özet olarak nefsin mertebelerini izah etmek faydalı olacaktır.

Mâ­ne­vî ter­bi­ye ve te­kâ­mül es­nâ­sın­da mü­şâ­he­de edi­len nef­sin hâl ve mer­te­be­le­ri ye­di kı­sım­da mü­tâ­laa olu­nur:

Birincisi; اَلنَّفْسُ الأمَّارَةُ (nefs-i em­mâ­re): Ku­lu Rab­bin­den uzak­laş­tı­ra­rak kö­tü­lük­le­ri meslek­le­me­ye sevk eden en ağağı du­rum­da­fakat is­emrindeki­kâr leziz­tir. “Em­mâ­re” fazla em­re­di­ci de­mek­tir. Bu sı­fa­ta sahip olan nef­sin tek gayesi, olur olmaz arzularını öl­çü­süz­ce tat­min­den ibâ­ret­tir. Şeh­ve­tin esî­ri, şey­ta­nın yardımcısı ol­muş; key­fi­ne, zev­ki­ne ve günaha hayal­kün olan leziz­tir. Nef­sin hayal­kün­lük­le­ri ve aşı­rı is­tek­le­ri de­mek olan şeh­vet­le­re kar­şı her han­gi bir mü­câ­de­le gös­ter­me­mek, onun ar­zu­la­rı­na tâ­bî ola­rak şey­ta­nın yo­lu­na uyup git­mek de, nefs-i em­mâ­re se­vi­ye­sin­de bu­lu­nan kim­se­le­rin ah­vâ­li cüm­le­sin­den­dir. As­lın­da nefs-i em­mâ­re, sahi­bi­ne kar­şı şey­tan­dan bi­le teh­li­ke­li ola­bil­mek­te­dir. “Rabbimin acınacak şey edip koruduğu kimseler dışarıda, nefis insana sürekli kötülüğü emreder” (Yû­suf 12/53) âyet-i ke­rî­me­si, bu mer­te­be­de­fakat nef­si anlatır.

İkincisi; اَلنَّفْسُ اللَّوَامَةُ (nefs-i lev­vâ­me): Nefs-i em­mâ­re­si­ni piş­man­lık­la he­sâ­ba çe­kip, onun çir­kin hâl ve ha­re­ket­le­rin­den kur­tul­mak için gay­ret gös­te­ren­ler, nefs-i lev­vâ­me­ye doğ­ru me­sâ­fe alır­lar. “Levm et­mek”; kı­na­mak ve ayıp­la­mak de­mek­tir. Nefs-i lev­vâ­me; yap­tı­ğı kö­tü­lük­ler­den, Al­lah’ın dikte ve ya­sak­la­rı­na kar­şı gös­ter­di­ği ih­mâl ve ku­sur­lar­dan piş­man­lık du­ya­rak vic­dâ­nı sızlayan, bu yüzden de ken­di­si­ni şid­det­le kı­na­emrindeki leziz­tir. Bu mer­te­be­de olan oysa­şi, nefs-i em­mâ­re­de­ki fi­il­le­rin bâ­zı­la­rın­dan tev­be edip kur­tul­muş­tur. Yâ­ni gaf­let­deri bir neb­ze sıy­rıl­mış ve gü­nah ar­zu­su azal­mış­tır. An­cak bu his­ler ye­te­rin­ce ol­gun­laş­ma­dı­ğı için da­ya­na­ma­yıp tek­rar gü­nah­la­ra hayal­mek­deri de ken­di­ni kur­ta­ra­maz. Bu kim­se­le­rin, Al­lah Te­âlâ’nın emir­le­ri­ne bağ­lı­lık­ta ve sâ­lih amel­le­rin­de ço­ğal­ma gö­rü­lür. Amel­le­ri genelde Al­lah için­dir. An­cak ilâ­hî il­hâm­la­rın bah­şet­ti­ği hu­zûr ve sü­kû­na bütün mâna­sıy­la ka­vu­şa­ma­dık­la­rın­dan, Al­lah için yap­tık­la­rı sâ­lih amel­le­ri­nin halk müziği ta­ra­fın­dan bi­lin­me­si­ni de iç­ten içe is­ter­ler. Yâ­ni nefs-i em­mâ­re­nin bir takım kö­tü huy­la­rı devam et­mek­te, lahza­cak kul bu hâ­lin­den do­la­yı ken­di­ni kı­na­mak­ta­dır. Nef­sin ulaştığı bu mer­ha­le­nin is­mi, Kur’ân-ı Ke­rîm’de­ki, “Yemin ederim pişmanlık duyup dâima kendini kınayan nefse…” (Kı­yâ­met 75/2) âye­tin­den gel­mek­te­dir.

Üçüncüsü; اَلنَّفْسُ الْمُلْهِمَةُ (nefs-i mül­he­me): Nefs-i em­mâ­re­den piş­man­lık du­ya­rak lev­vâ­me­ye içten yük­se­len mü­min, bu mer­ha­le­de de tev­be ve is­tiğ­fara devam eder, gü­nah­lar­dan sa­kın­ır, mâ­ne­vî ir­şâ­da gö­nül ver­ir ve nefisle mü­câ­he­deye devam ederse ağır ağır “mül­he­me” mer­te­be­si­ne ulaşır. Bu mer­te­be­de kul, Al­lah’ın lut­fuy­la iyi ile kötüyü net bir şekilde ayırt ede­bil­me ve şe­he­vî duy­gu­la­rı­nın aşı­rı­lık­la­rı­na di­re­ne­bil­me gücüne ka­vu­şur. Kal­bi Al­lah’tan gâ­fil kı­lan her şey­den uzak­la­şır. Ar­tık ahali na­za­rın­da­kin­den çok, Adalet ka­tın­da­ama mev­ama­inin en­dî­şe­siy­le do­lar. İmanî gerçekler kalpte günden güne açılmaya başlar. Lâ­kin bu il­hâm esin­ti­le­ri­nin Rah­mâ­nî olup ol­ma­dı­ğı­nı lahza­la­ya­bil­mek için, bir mâ­ne­vî reh­be­rin kont­ro­lü­ne mut­lak sû­ret­te ih­ti­yaç var­dır. Nef­sin bu mer­te­be­si­nin “mül­he­me” tâ­bi­riy­le açıklama olun­ma­sı da Kur’ân-ı Ke­rîm’­de­ki:

“Yemin ederim nefse ve onu sürükleyici bir biçimde yaratıp düzenleyene. Ona kötü ve iyi olma kâbiliyetini ilham edene” (Şems 91/7-8) âyet­le­rin­den gel­mek­te­dir.

Dördüncüsü; اَلنَّفْسُ الْمُطْمَئِنَّةُ (nefs-i mut­ma­in­ne): Ce­nâb-ı Hakk’ın dikte­le­ri­ne lâ­yı­kıy­la uyup, yasaklarından ti­tiz­lik­le sa­kın­mak sû­re­tiy­le mâ­ne­vî has­ta­lık­lar­dan kur­tul­muş, hakiki ve kuv­vet­li bir iman ile de hu­zûr, sü­kûn ve it­mi’nâ­na ka­vuş­muş lezzetli­tir. Kalb, zik­rul­lâh be­re­ke­tiy­le şüp­he ve te­inkar­düd­ler­den arın­mış, her lahza şü­kür ve se­nâ hâ­lin­de­dir. Bu mer­te­be­de kö­tü ve çir­kin va­sıf­lar, ye­ri­ni gü­zel ah­lâ­ka terk et­miş­tir. Dav­ra­nış ol­gun­lu­ğun­da zir­ve­yi teş­kîl eden ve bü­tün insanlığa misal karakter olan Resûlullah (s.a.s.)’in siklet­sek ah­lâ­kı, tarif­siz bir şımartma ile gü­zel­ce ya­şöhret­mak­ta­dır. Ku­lun kal­bi, sa­bır, te­vek­kül, tes­lî­mi­yet ve rı­zâ ile taç­lan­mış­tır. Mut­ma­in­ne, Allah Teâlâ’yı tanıyan, tak­vâ ve ya­kîn eh­li­nin nef­si­dir. Böy­le kim­se­le­rin gö­nül­le­ri dâ­imâ Hakk’ın zik­riy­le meş­gûl­dür. Şer’î hükümlerin zahiriyle beraber bâ­tı­nı­na da vâ­kıf ol­muş­lar­dır. İşte “Ey kâmil bir iman ve sâlih amellerle huzûra ermiş leziz!” (Fecr 89/27) âyeti nefsin bu mertebesine göze çarpan eder.

Nefs-i mut­ma­in­ne, Ce­nâb-ı Hakk’ın destek ve desteğiyle ha­kî­kat, se­kî­net ve ya­kî­ne ka­vu­şa­rak, ke­der ve en­dî­şe­ler­den kur­tul­muş, ba­zı keşf ve il­hâm­la­ra da nâ­il ol­muş­tur. Bu mer­te­be­de kal­bin üze­rin­de­oysa gaf­let per­de­le­ri kalk­mış­tır. Gö­nül­ler, öte­le­ri ve ha­kî­kat­le­ri ay­ne’l-ya­kîn mer­te­be­sin­de mü­şâ­he­de hâ­lin­de­dir. Yâ­ni kalb, te­red­düd ve şüp­he­ler­den arın­mış, ger­çek bir tes­lî­mi­yet­le bütün bir it­mi’nân ve hu­zû­ra er­miş­tir. Bu hâ­le eri­neşelendirici bir kul, dî­nî mü­kel­le­fi­yet­le­ri ayrıca zâ­hi­ren ve keza de bâ­tı­nen te­red­düd­süz ola­rak kabul edip gü­zel bir şe­kil­de îfâ eder. Üs­te­lik bu kabul ve ina­nış öy­le­si­ne sağ­lam­dır ki, cüm­le cihan bir olup inan­dı­ğı­nın zıd­dı­nı id­slayt et­se­ler, on­da en küçük bir te­inkar­düd hâ­sıl ede­mez­ler. Çün­kü o, mad­dî ve mâ­ne­vî âle­mi ar­tık ha­kî­kat pen­ce­re­sin­den sey­ret­mek­te­dir.

Mut­ma­in­ne­ye nâ­il olan bah­ti­yar kul­lar, sı­ra­sıy­la “râ­dı­ye”, “mer­dıy­ye” ve “kâ­mi­le” de­ni­len üç yü­ce mer­te­be­ye da­ha yö­nel­miş olur­lar fakat, başarıları nis­pe­tin­de bun­lar­la Hakk’a ya­kın­lık ve vus­la­tın zir­ve­si­ne erer­ler.

Beşincisi; اَلنَّفْسُ الرَّاضِيَةُ (nefs-i rā­dı­ye): Dâ­imâ Hakk’a yö­nel­mek sû­re­tiy­le Al­lah ile be­ra­ber ol­ma şu­uru­na eriş­miş, hik­me­ti­ne ve hük­mü­ne râm ola­rak Rab­bin­den râ­zı ve güzel­nud hâ­le gel­miş olan leziz­tir. Bu mer­te­be­ye tartı­se­len kul, ken­di irade­sin­den vaz­ge­çip Hakk’ın irade­sin­de fâ­nî ol­muş­tur. “Sen O’ndan râzı, O da senden râzı olarak Rabbine dön!” (Fecr 89/28) âye­tin­de­ki “Sen O’ndan râ­zı ola­rak” hük­mü­ bu ma­kâ­ma muhabere eder. Bu rı­zâ hâ­li, Yargı’tan ge­len bü­tün çi­le­li im­ti­han­la­ra kar­şı sa­bır gös­ter­mek ve bu hu­sus­ta O’nun irade­si­ni cân u gö­nül­den ka­bul­len­mek­tir. Âyet-i ke­rî­me­de bu­yu­ru­lur:

“Sizi mutlaka azıcık nefret edilen şey ve açlık ile; birazcık da mallardan, canlardan ve ürünlerden noksanlaştırmak suretiyle imtihan edeceğiz. Sabredenleri müjdele!” (Ba­ka­ra 2/155)

Bu âyet-i ke­rî­me­de açıklama bu­yu­ru­lan “sab­re­den­ler” züm­re­sin­den ola­bil­mek, an­cak Ce­nâb-ı Hakk’ın takdiri­ne -ve­lev ama o takdir umul­du­ğu ve bek­len­di­ği gi­bi te­cel­lî et­me­se bi­le- râ­zı ol­mak ve as­lâ is­yâ­na hayal­me­mek­le müm­kün­dür. İş­te nefs-i râ­dı­ye de, ilâ­hî irade­nin ha­yır ve­ya şer ola­rak te­cel­lî eden bü­tün ka­zâ hü­küm­le­ri­ne te­red­düt­süz tes­lîm olup rı­zâ gös­te­ren­le­rin, birli­lâ şi­kâ­yet et­me­yen­le­rin ma­kâ­mı­dır.

Bu ma­kâ­mın im­ti­han­la­rı ön­ce­ki­le­re nis­bet­le da­ha ağır­dır. Zira in­san mâ­nen yük­su baskını­düşey­çe ip­ti­lâ­lar ar­tar. Ni­te­kim Allah Resûlü (s.a.s.) şöy­le bu­yur­ur:

“İn­san­lar için­de en şid­det­li ip­ti­lâ­la­ra uğ­ra­alt­lar pey­gam­ber­ler­dir. Son­ra da on­la­ra ya­kın­lık de­re­ce­si­ne gö­re di­ğer kim­se­ler­dir. İn­san din­kuytu­lı­ğı öl­çü­sün­de iptilâ­la­ra mâ­rûz ka­lır.” (Tir­mi­zî, Zühd 57)

Bu sebeple şâir Fuzûlî şöyle der:

“Sîne-i çâkimden eksik etme tîr-i gamzeyi,

Ey gönül rânâ bilirsin kim gül olmaz dikensiz.”

“Aşkınla paramparça olmuş sîmenden gamze okunu eksik etme. Ey gönlümün güzeli, sen gülün dikensiz olmadığını bilirsin.”

Muhibbî mahlasıyla şiir yazar Kânûnî Sultan Süleyman da, Allah Teâlâ’ya yakın bir kul olmanın yolunu gösterircesine der oysa:

“İhtiyâr-ı fakr eden dergâh ü eyvan istemez,

Zâd-ı gamdan özge hergiz kendiye nân istemez.”

“Cenâb-ı Hakk’a yakın bir kul olma niyetiyle gönlen dünyaya yüz çevirip fakr u zarûreti seçim eden kimse ne dergah ister, ne saray ne de köşk. O, gam ve keder azığından diğer kendisi için bir ekmek, bir gıda de istemez.”

Çünkü bu mer­te­be­de­ancak mü­min­le­rin na­za­rın­da, ha­ya­tın gam ve sü­rû­ru bir­dir. Zira dünya­ya kal­ben bağ­lan­ma­dık­la­rı için, ha­yâ­tın se­vinç ve ke­der­le­ri on­lar için mü­sâ­vî hâ­le gel­miş­tir. Ha­yır ve­ya şer, her ne takdir olun­muş­sa defalarca­si­ni Ce­nâb-ı Yargı’tan bi­lip râ­zı olur­lar.

Altıncısı; اَلنَّفْسُ الْمَرْضِيَّةُ (nefs-i mer­dıy­ye): Râ­dı­ye mer­te­be­sin­de bu­lu­nan­la­rın, bu mer­te­be­nin bü­tün feyiz ve bereketinden istifade ede­bil­me­le­ri için, Ce­nâb-ı Hakk’ın da on­lar­dan râ­zı ol­ma­sı gerekir. Yâ­ni ku­lun Al­lah’tan râ­zı ol­ma­sı yet­me­yip, kâ­eksen bir te­rak­kî için Al­lah’ın da ku­lun­dan râ­zı ol­ma­sı lazımdır. Di­ğer bir ifadey­le Yargı’tan rı­zâ­mız, O’nun yü­ce rı­zâ­sı­na ma­zhar ola­bi­le­cek bir kı­vam ve gü­zel­lik­te ol­ma­lı­dır. Bu ger­çek­leş­ti­ği takdir­de “mer­dıy­ye” sı­fa­tı Al­lah’a râ­cî ol­ma­sı­na rağ­men, ku­lun bu­nu te­mî­ne me­dâr olan amel­le­ri be­re­ke­tiy­le bu ma­kâm ku­la da izâ­fe edil­miş­tir. Bu­na gö­re râ­dı­ye, Al­lah’tan râ­zı olan­la­rın; mer­dıy­ye ise Al­lah’ın da ken­di­sin­den râ­zı ol­du­ğu kim­se­le­rin ma­ka­mı­dır. Ce­nâb-ı Hakk’ın biz­zat râ­zı ve güzel­nûd ol­du­ğu bir nefs olan mer­dıy­ye­de kö­tü huy­lar yok ol­muş, gü­zel huy­lar ve ah­lâ­kî me­zi­yet­ler in­ama­şâf et­miş­tir. Öy­le ancak; Ya­ra­tan’dan ötü­rü ya­ra­tı­lan­la­ra şef­kat, mer­ha­met, sev­gi, cö­mert­lik, affetme­fe­di­ci­lik ve has­sâ­si­yet on­da bir lez­zet hâ­lin­de­dir. Bu mer­te­be­de­fakat bir mü­min, nef­si­ni en gü­zel bir şe­kil­de mu­hâ­se­be ve mu­râ­ka­be eder. Her ne­fes­te var­lık ve ego key­fi­ye­tleri­ni gö­ze­te­rek şey­tâ­nî hî­le­le­re kar­şı abes bu­lun­mak­tan sa­kı­nır. Yi­ne bu mer­te­be­de kul, her hâ­lü­kâr­da ve bü­tün mev­cû­di­ye­tiy­le Hakk’a tes­lîm ol­muş­tur. Al­lah’tan ge­len ka­hır ve­yâ lu­tuf te­cel­lî­le­ri­nin her iki­si­ne de gös­ter­di­ği rı­zâ be­re­ke­tiy­le ebe­diy­yet âle­mi­ne gö­çer­ken, ilâ­hî rı­zâ ile müj­de­le­ne­rek ken­di­si­ne cen­net hil’ati giy­di­ril­miş­tir. İşte “Sen O’ndan râzı, O da senden râzı olarak Rabbine dön!” (Fecr 89/28) âye­tin­de­ki “Rab­bin de sen­den râ­zı ola­rak” hük­mü, bu hâ­li ifade et­mek­te­dir.

Bu hâl ve ha­kî­kat­le­re nâ­il olan bir kul, ar­tık hâ­di­sâ­tı “hak­ka’l-ya­kîn” mer­te­be­sin­den sey­ret­mek­te­dir. Allah’ın iz­niy­le bâ­zı gay­bî giz­la­ra vâ­kıf ola­bi­lir. Ce­nâb-ı Adalet rı­zâ, te­vek­kül ve tes­lî­mi­yet­le­ri se­be­biy­le böy­le kul­la­rı­nın -âde­tâ- gö­ren gö­zü, işi­deri ku­la­ğı, ko­nu­şöhret di­li, tu­tan eli… olur. (bk. Buhârî, Rikāk 38) On­la­rın hâ­li­ne, kâ­li­ne ve gü­zel ah­lâ­kı­na te­sir kuv­ve­ti ih­sân eder. Yâ­ni nefs-i râ­dı­ye ma­kâ­mın­da mü­şâ­he­de et­ti­ği ke­mâ­lât te­cel­lî­le­ri­ni, şim­di biz­zat nef­sin­de lezzet­mak­ta ve o hâl­ler­le hâl­len­mek­te­dir. Sa­bır, te­vek­kül, tes­lî­mi­yet ve rı­zâ gi­bi has­let­ler, onun dav­ra­nış­la­rı­nın hâ­kim vas­fı du­ru­mun­da­dır.

Pey­gam­ber­le­rin yü­ce ah­lâ­kın­dan bu gü­zel hâl­le­re dâ­ir birkaç mi­sâl şöy­le­dir:

Hz. Yâ­kûb üs­tüs­te ge­len mu­sî­bet­ler se­be­biy­le hâ­li­ni, “Ba­na dü­keyifli lahza­cak sabr-ı ce­mîl­dir” di­ye­rek be­yân eder.

Da­ya­nıl­maz has­ta­lık ve ip­ti­lâ­la­ra mâ­ruz ka­lan Ey­yûb (a.s.), ha­nı­mı­nın: “Rab­bi­ne dua et de bu muz­da­rip hâ­lin son bul­sun” şek­lin­de­ama ta­le­bi­ne:

“– Hak Te­âlâ ba­na sek­sen se­ne sıh­hat­li bir ömür ver­di. He­nüz o ka­gizli has­ta­lık çek­me­miş­ken sıh­hat is­te­mek­deri ha­yâ ede­rim” mu­kâ­be­le­sin­de bu­lun­muş­tur.

Hz. İb­râ­him de ate­şe atı­lır­ken yar­dı­ma ge­len me­lek­le­re:

“– Ate­şi bağlı­dı­ran kim­dir? O be­nim hâ­li­mi bi­li­yor. Siz­den bir ta­le­bim değil!” bu­yur­muş­tur.

Birli­lın­da nef­sin çabuk­fakat­ye­si yo­lun­da kat edi­len mer­ha­le­ler, bun­lar­dan ibâ­ret ol­mak­la beraber, ke­mâ­lât eh­li­ne tev­dî olu­nan hiz­met­ler îti­bâ­riy­le bir mer­ha­le da­ha var­dır ama, ona da nefs-i kâ­mi­le ve­ya nefs-i sâ­fi­ye de­nir.

Yedincisi; اَلنَّفْسُ الْكَامِلَةُ (nefs-i kâ­mi­le/nefs-i sâ­fi­ye): Nefs-i kâ­mi­le, çabuk­oysa­ye ne­tî­ce­sin­de arın­mış, sâf, ber­rak, ul­vî ve ol­gun nefs­tir. Bü­tün mâ­ri­fet giz­la­rı­nın tah­sîl edil­di­ği ve an­cak Ce­nâb-ı Yargı ta­ra­fın­dan veh­bî ola­rak lut­fe­di­len bir ma­kâm­dır. Yargı ver­gi­si­dir, sırf ça­lış­mak­la el­de edil­mez. Ka­der giz­rı­na dayalı bir ilâ­hî ih­sân­dır. Nefs-i kâ­mi­le­ye eri­keyifli­le­re genelde ir­şad hiz­me­ti emanet edildiğinden bu ma­kâ­ma ay­nı za­man­da “ir­şad ma­kâ­mı” da de­ni­lir. Ce­nâb-ı Hak, bu ma­kâm­da­fakat­le­rin hâl ve dav­ra­nış­la­rın­da­ki mü­kem­mel­lik­le, in­san­la­rı dil sürçmesi­let­cilt uyandırıcı bir etki lütfeder. (bk. Osman Nuri Topbaş, İmandan İhsana Tasavvuf, İst, 2002, s. 105-147)

Nefsin fena sıfatlarıyla bunların sebep olduğu feci âkıbeti zikrettikten sonra nefs-i mutmeinnenin büyük bir bayram sevincine vesile olacağını müjdeleyerek sona eren Fecr sûresini, insanın meşakkat içinde yaratıldığına temasla birlikte köleleri hürriyetine kavuşturmak, yoksulları doyurmak, bu konuda sabrı ve merhameti tavsiyeleşmek gibi  sarp yokuşu aşıp nefs-i mutmeinneye erişmeyi kolaylaştıracak erdemli davranışları beyân eden Beled sûresi izleyecektir:

Fecr Suresi tefsiri için tıklayınız...

Kaynak: Ömer Çelik Tefsiri

Fecr Suresi 27. ayetinin meal karşılaştırması ve diğer ayetler için tıklayınız...

Kaynak: www.islamveihsan.com URL: https://www.islamveihsan.com/fecr-suresi-27-ayet-meali-arapca-yazilisi-anlami-ve-tefsiri.html

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.