İhlas ve Niyet İle İlgili Ayet ve Hadisler
banner121

İslam’da ihlas ve niyetin önemi nedir? Amellerde ihlas ve niyetin fazileti nedir? İhlas ve amaç ile ilgili ayet ve hadisler nelerdir? Hadislerde ihlas ve kasıt nasıl geçer? Dar - açık bütün işlerde, sözlerde - hallerde iyi amaç ve ihlâs...

İhlas ve maksat ile ilgili ayet ve hadislerin açıklaması:

İHLAS VE NİYET İLE İLGİLİ AYETLER

1) “Onlara sadece şu emredilmişti: Bâtıl dinleri bırakarak yalnız Allah’a yönelip ona itaat etsinler, namazı kılsınlar, zekâtı versinler. İşte içten din budur.” (Beyyine Sûresi (98), 5)

Yahudi ve hıristiyanlara tıpkı İbrâhim -aleyhisselâm- gibi olmaları, Allah’a hiçbir şeyi karşılıklı koşmamaları, ona koşulsuz boyun eğmeleri, mütevâzi ve saygılı davranmaları emrolunmuştu. Kendilerinden sapık fikirleri bırakmaları, sadece Allah’a ibadet edip namaz kılmaları, zekât vermeleri istenmişti. Zaten Allah göre gönderilen bütün kitaplarda yazılan budur. Diğer bir ifadeyle anlatmak icabında ilâhî dinlerde değişmeyen üç başlıca vardır: Allah’a imân etmek, namaz kılmak ve zekât devretmek. Lakin onlar bu emirlere uymadılar. İşte bu sebeple Müslümanların ihlâs, samimiyet ve dürüst bir niyetle Allah’ın buyruklarını yerine getirmeye çalışmaları şarttır. Cenâb-ı Hakk’ın emirlerine uymayan Yahudi ve Hıristiyanlara hiçbir şekilde benzememeleri gerekmektedir.

2) “Kurbanların ne etleri, ne de kanları Allah’a ulaşır. Allah’a yalnızca sizin ihlâs ve samimiyetiniz ulaşır.” (Hac Sûresi (22), 37)

Kurbanın akıtılan kandan ve dağıtılan etten ibaret olduğu zannedilir. İnsanlar için koşul böyle olabilir. Allah Teâlâ kurbanın ne etine, ne de kanına bakar. Onun için önemli olan, hayvanın sırf Allah rızâsı için kesilmesidir. Kurban edilen hayvan Allah rızâsı için kesilmiyorsa, o kurbanın hiçbir değeri yoktur. Cenâb-ı Hakk’ın değerinde verdiği, karşılığında mükâfat yazdığı şey insanın ihlâsı, iyi niyeti ve samimiyetidir.

3) “De ama, gönlünüzdeki duyguları saklasanız da, açıklasanız da Allah hepsini bilir.” (Âl-i İmrân Sûresi (3), 29)

Mahremiyet veya açıklık halk için söz konusudur. Allah Teâlâ insanların gözlerden uzak çaktırmadan yaptığı şeyleri bildiği gibi, kalblerinden geçen duygu ve düşünceleri de bilir. Allah’a inanan, onun gönderdiği dini benimseyen bir kimse bütün davranışlarını, hatta gönlünden geçen duyguları bile denetim etmelidir.

İHLAS VE NİYET İLE İLGİLİ HADİSLER

1Mü’minlerin emîri Hz. Ömer -radıyallahu anh-, Resûlullah’ı -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyururken dinledim, dedi:

“Yapılan işler niyetlere göre değerlenir. Cümbür Cemaat yaptığı işin karşılığını niyetine kadar alır. Kimin niyeti Allah’a ve Resûlü’ne gelmek, onlara hicret etmekse, eline geçecek sevap da Allah’a ve Resûlü’ne hicret sevabıdır. Kim de elde edeceği bir dünyalığa veya evleneceği bir kadına kavuşmak için yola çıkmışsa, onun hicreti de hicret ettiği şeye göre değerlenir.” (Buhârî, Bed’ü’l-vahy 1, Îmân 41, Nikâh 5, Menâkıbu’l-ensâr 45, İtk 6, Eymân 23, Hiyel 1; Müslim, İmâret 155. Keza bk. Ebû Dâvûd, Talâk 11; Tirmizî, Fezâilü’l-cihâd 16; Nesâî, Tahâret 60; Talâk 24, Eymân 19; İbni Mâce, Zühd 26)

Hadisin Açıklaması

“Yapılan işler niyetlere kadar değerlenir” hadisi, insanın kazanacağı sevap ve günahlar ile yakından ilgili ve son derece önemlidir. Ahmed İbni Hanbel, Ebû Dâvûd, Tirmizî, Dârekutnî gibi büyük âlimler, bu hadisle, İslâmiyet’in üçte birini anlamanın muhtemel olduğunu söylemişlerdir. İmâm Şâfiî, bu hadisin yetmiş öbür konuyla ilgisi bulunduğunu, bu sebeple de onu din ilminin yarısı saymak gerektiğini belirtmiştir. İmâm Buhârî ise, kitap yazanlara bir nasihatte bulunarak, eserlerine bu hadisle başlamalarını öğüt etmiştir.

Acilen niyetin ne olduğunu görelim:

Kasıt, bir işi Allah rızâsı için yapmayı kalbden geçirmektir. İş ya kalble, ya dille ya da diğer organlarla yapılır. Kalbimizle yaptığımız işler, hedef ve düşüncelerimizdir. Dilimizle yaptıklarımız konuşmalarımızdır.

Organlarımızla yaptığımız işler de fiil ve davranışlarımızdır. Sözler ve davranışlar çoğu zaman niyete bağlı olduğu için, iyi niyet bazan başlı başına bir ibadet olur.

Ameller yâni yapılan işler niyete göre değer kazanır sözü, birçok zaman organlarımızla yaptığımız işleri kapsar. Yoldaki bir taşı, insanlara zarar vermesin düşüncesiyle ve sevap ümidiyle kaldırıp atmak bir ibadet sayılır. Birinin malını meşrû olmayan yollardan elde etmeye karar vermişken, Allah korkusuyla bu düşünceden vazgeçmek de aynı şekilde sevap kazanmaya vesile olur.

Kalbden geçen düşünceler, iyi niyete dayandığı süre Allah katında değerinde kazanır. Bu esnada kalbin açıkgöz ve şuurlu olması gerekir.

Dil bir şeye kasıt ederken kalb bu düşünceye katılmazsa, hedef makbul olmaz. 7. hadîs-i şerîfte görüleceği üzere Allah Teâlâ bizim şeklimize, kalıbımıza yok, kalblerimize bakar, niyetlerimize bedel verir.

Abdullah İbni Ömer’in âlim ve zâhid oğlu Medine’nin yedi fakihinden biri olan Sâlim, halife Ömer İbni Abdülazîz’e yazdığı mektupta şöyle demişti:

“Şunu iyi bil ancak, Allah Teâlâ’nın kuluna yardımı, kulun niyeti kadardır. Kimin niyeti bütün olursa, Allah’ın ona yardımı da bütün olur. Niyeti ne dek azalırsa, Allah’ın yardımı da pek azalır.”

Herkesin yaptığı işin karşılığını niyetine kadar alması şu gerçeği vurguluyor: Yapılan bir ibadet ve herkesin takdirini kazanan bir hizmet dış görünüş bakımından kusursuz olabilir; oysa o ibadet ve güzel hizmetin arkadaş canlısı bir niyetle ve sadece Allah’ın rızasını kazanmak maksadıyla yapılması şarttır. İnsanların takdir ve teveccühünü veya keza Allah rızasını keza de insanların takdirini düşüncesiyle yapılan ibadet ve hizmetlerin Allah katında hiçbir kıymeti yoktur. Yapılan işleri Allah katında değerli kılan bizim ihlâs ve samimiyetimiz, yani o işleri yalnızca Allah rızası için yapmış olmamızdır. Meselâ millet beni görsün ve takdir etsin diye namaz kılmak, zekât vermek şirk derecesinde büyük bir günahtır. Fakat gösterişi aklından geçirmeyen bir mü’minin, başkalarını o ibadeti yapmaya cesaretlendirmek niyetiyle herkesin göreceği bir yerde namaz kılıp zekât vermesi erdemli bir davranıştır. Böyle bir mü’min ayrıca görevini yapmış keza de iyi niyetinden dolayı keza sevap kazanmış olur.

İyi niyete dayanmayan, yalnızca göstermelikk yapılan ibadetlerin ve hoş davranışların Allah katında hiçbir değeri bulunmadığını Peygamber Efendimiz ibretli bir misâlle ortaya koymuştur. Bu hadîs-i şerîfe tarafından kıyamet gününde ilk kez bir şehid hakkında hüküm verilecek. Allah Teâlâ ona ne yaptığını sorduğunda:

- Senin uğrunda çarpıştım, şehid edildim, diyecek. Ama Cenâb-ı Hak ona:

- Yalan söyledin. Sana gözü kara adam desinler diye çarpıştın, buyuracak ve o adam yüz üstü sürüklenerek cehenneme atılacak.

sonra ilim öğrenip öğreten ve Kur’lahza okuyan bir kimse getirilecek. Ona da ne yaptığı sorulacak.

- İlmi öğrendim ve öğrettim. Senin rızânı için Kur’an okudum, diyecek. Allah Teâlâ ona:

- Yalan söyledin. İlmi, sana âlim desinler diye öğrendin. Kur’lahza’ı ise, hoş okuyor desinler diye okudun. Nitekim böylece de denildi, buyuracak. O adam da yüz üstü sürüklenerek cehenneme atılacak.

Hadîs-i şerîfin devamında varlıklı bir kimsenin huzura getirileceği, onun da malını Allah rızası için harcadığını söyleyeceği, ona, “eli açık adam” desinler diye malını sarfettiği söyleneceği ve diğerleri gibi onun da cehenneme atılacağı belirtilmektedir (Müslim, İmâre 152).

Bu kasıt hadisinden şöyle bir netice da çıkmaktadır:

Sahiden ibadet olmayan bazı işler, iyi niyetle yapıldığı takdirde ibadete dönüşebilir. Meselâ yemek yiyen kimse, bu gıdalardan elde edeceği şiddetle ibadet edeceğini düşünürse, yemek yerken bile sevap kazanmış olur. Normal ticaretini yapan kimse, işini en iyi şekilde yaparak insanlara hizmet etmeyi, onları aldatmamayı düşünürse, ayrıca para ayrıca de sevap kazanabilir.

Hadîs-i şerîfimizde “Kimin niyeti Allah’a ve Resûlü’ne varmak, onlara hicret etmekse, eline geçecek sevap da Allah’a ve Resûlü’ne hicret sevabıdır” buyuruluyor. Hicret, bir şeyi ayrılmak demektir. Allah Teâlâ’nın yasak ettiği şeyleri terkedip yapmamak da genel mânâda hicret sayılmaktadır. Bu sebeple Peygamber Efendimiz:

“Muhâcir, Allah’ın yasakladığı şeyleri bırakan kimsedir” buyurur (bk. 1569 nolu hadis).

Hadiste sözü edilen hicretten amaç, kâfirlerin elinde yer alan vatanı bırakıp İslâm yurduna göçmek demektir. Hz. Peygamber ile ashâbı, Mekke’den Medine’ye bu maksatla göçmüşlerdir. Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem’in anlatmak istediği şudur:

Bir adam hicret ederken dünyevî bir çıkar düşünmemiş, yalnızca Allah’ın rızasını kazanmayı ve Resûlullah’ı memnun etmeyi hedef almışsa, hicreti makbûl olmuştur; Allah ve Resûlü’ne hicret etme sevabını elde etmiştir. Kim de hicret ediyor görünse bile, sahiden bir dünyalık elde etme veya bir kadınla evlenme arzusuyla yola çıkmışsa, onun hicreti makbul sayılmaz ve hiçbir sevap kazanamaz. Bu gerçeği Allah Teâlâ şöyle belirtmiştir:

“Kim âhiret kazancını istiyorsa, onun kazancını çoğaltırız. Dünya kazancını isteyene de dünyalık veririz; ama onun âhirette bir nasibi olmaz” (Şûrâ sûresi (42), 20).

Bu hadîs-i şerîfin söylenmesine şöyle bir olayın sebep olduğu anlatılır:

Sahâbîlerden biri, Ümmü Kays adlı bir hanımla evlenmek ister. Fakat o günlerde Ümmü Kays Medine’ye hicret etmeyi düşünmektedir. Kendisiyle evlenmek isteyen sahâbîye, niyeti ciddî ise Medine’ye hicret etmeyi ve orada evlenmeyi önerge eder. Mekke’deki kurulu düzenini terketmeyi demin düşünmeyen o sahâbî Ümmü Kays’la evlenmek arzusuyla Medine’ye hicret etmek zorunda kalır. Bu durumu bilen sahâbîler, Ümmü Kays’ın muhâciri anlamında “Muhâciru Ümmü Kays” diye takıldıkları o zâtın, hicret sevabı kazanıp kazanmadığını tartışmaya başlarlar. İşte o zaman Peygamber Efendimiz, bu hadîs-i şerîfle meseleye açıklık getirerek herkesin niyetine kadar sevap kazanacağını belirtir.

Hadisten Öğrendiklerimiz:

1. Yapılan işlerden sevap kazanabilmek için o işlere iyi niyetle başlamak gerekir.

2. Niyetin kalben yapılması manâlı olduğu için, bunu ayrıca dille söylemek durum değildir.

3. Allah rızası gözetilmeden yapılan işlerden sevap kazanılamaz.

4. İnsan göründüğü gibi olmalı, dünyevî bir çıkar için dini kullanmamalıdır.

5. İhlâs, maksat sağlamlığı demektir.

2) Mü’minlerin annesi Ümmü Abdullah Âişe radıyallahu anhâ’dan söylenti edildiğine kadar Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

- “Bir ordu Kâbe’ye saldırmak üzere yola çıkacak; bir çöle geldiklerinde doğru tüm ordu yere batacaktır.”

Hz. Âişe der fakat, bunun üstüne ben, Yâ Resûlallah, onların aralarında ticaret için yola çıkanlar ve fena niyetli olmayanlar varken neden tümü ansızın yere batacaktır? diye sordum.

Resûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-:

- “Hepsi aniden yere batacak, âhirette baştan diriltilip niyetlerine kadar hesaba çekileceklerdir” buyurdu. (Buhârî, Büyû` 49; Hac 49, Müslim, Fiten 4-8. Ayrıca bk. Tirmizî, Fiten 21; Nesâî, Menâsik 112; İbni Mâce, Fiten 30)

Hadisin Açıklaması

Hadîs-i şerîfte, Kâbe’yi yıkma niyetiyle yola çıkan bir ordunun başına gelecek facia haber verilmektedir. Bu çirkin durum, hamd olsun demin meydana gelmedi; ama Beytullah dediğimiz bu Allah Evi, bugüne değin birçok defa saldırıya uğradı. Bu olaylardan biri Emevîlerin ilk yıllarında akıntı etti:

Hz. Âişe’nin yeğeni Abdullah İbni Zübeyr, hicretin 72. yılında Emevîlere aleyhinde halifeliğini ilân ederek Harem-i şerîfe sığındı. Emevîlerin vali ve kumandanlarından Haccâc-ı Zâlim Mekke’yi kuşattı ve Kâbe’yi mancınıkla taşa tuttu. Abdullah İbni Zübeyr arkadaşlarıyla birlikte onlara karşı kahramanca savaşarak hicretin 73. yılında şehid düştü.

Bir diğer Kâbe tahribi olayı, hicretin dördüncü asrında Karmatîler tarafından yapıldı. Suûdî Arabistan’daki Ahsâ’da müstakil bir devlet kurmuş olan bu acımasız ahali, 317 (929) yılında Kâbe’yi tavaf eden birçok müslümanı kılıçtan geçirerek Hacer-i esved’i yerinden söktüler ve alıp memleketlerine götürdüler. Yirmi yıl daha sonra baştan getirip yerine koydular.

Allah Teâlâ’nın Kâbe’ye fillerle saldırgan Ebrehe ordusunu nasıl biçare ettiği Fil Sûresi’nde anlatılmakta, ileride meydana geleceği görünen o ki bu olayda da Kâbe’yi koruyacağı görülmektedir. Fakat kıyamet yaklaştığı süre bu kutsal binanın bundan böyle korunmayacağı, “Habeşlilerden ince bacaklı bir adamın Kâbe’yi yıkılmış edeceği” güvenilir hadîs-i şerîflerde belirtilmektedir (Buhârî, Hac 47, 49; Müslim, Fiten 57-59).

Kâbe’yi yıkmaya gelen ordunun batacağı yer belli değildir. Hâtıra bir soru gelmektedir: Kâbe’ye bir musibet düşünmeyen bir takım suçsuz ırk niçin yere batırılacaktır?

Bunun cevabı şudur: Böylece günâhlar vardır fakat, onların cezası yalnızca yapanlara değil, o günâhın yapılmasına göz yuman kimselere de erişir. Şu hâlde her koyun kendi bacağından asılır, diye düşünmemeli, hadîs-i şerîfte haber bahşedilen cinsten bir belâ ile karşılaşmamak için kötülüklere aslâ göz yummamalı, meydan kötülere bırakılmamalıdır. Ola Ki kötülere engel olunamıyorsa, onlardan süratle uzaklaşılmalıdır.

Hadisimizin hatırlattığı kayda değer konulardan biri, kötülerin yanında bulunmanın sakıncalarıdır. Bu sakıncaların en önemlisi, onların fenalıklarının tıpkı bir hastalık gibi etraftakilere bulaşmasıdır.

Keza iyi kimseleri kötülerle birlikte görenler, kötülerin yaptığı fenalığın değersiz olduğunu zannederler. Daha da beteri, fenaların başına gelecek cinayet, hadiste belirtildiği gibi, onların yanında bulunanları da yakıp kavuracaktır. Şu âyet-i kerîme zâlimlerden uzak durma gereğine işaret etmektedir:

“Aranızdan yalnızca zâlimlere erişmekle kalmayacak fitneden sakının!” (Enfâl sûresi (8), 25).

Ne var ancak, kötüleri ihtar etmek da bir görevdir. Ahlâkı güzel, dinî bilgisi olan kimseler onların yanına gitmeli ve kendilerine iyiyi, doğruyu ve güzeli anlatmalıdır.

Hâtıra gelen sorulardan biri de şudur:

İleride olacak hâdiseleri yâni gaybı yalnız Allah bildiği hâlde, kıyamete yakın meydana gelecek bu olayı Hz. Peygamber acaba nereden öğrendi? Bu sorunun cevabı bir âyet-i kerîmede şöyle verilmektedir:

“Görünmeyeni (gaybı) haberdar olan Allah’tır. O sırlarını kimseye bildirmez. Ancak bu sırları dilediği peygamberine haber verir” [Cin sûresi (72), 26-27].

Demek ama bu hâdiseyi Peygamber Efendimiz’e Allah Teâlâ bildirmiştir.

Hadisimizin bize öğrettiği hususlardan biri de mâbed düşmanlarının hiç bir süre yetersiz olmayacağı, her devirde öbür imha silahlarıyla ve değişik görünümlerde ortaya çıkacağıdır. Biz tüm mescidlere, câmilere Allah’ın evi deriz. Bütün mâbedlerin kıblegâhı olan Kâbe ise en büyük Beytullah’tır. Onu değil etmeyi aklına koyanlar yetersiz olmadığına göre, diğer mâbedlerin düşmanları her devirde çıkacaktır.

Hadîs-i şerîfte asıl anlatılmak istenen husus, niyetin önemidir. Kâbe’yi yıkmaya gidenlerin aralarında mâsum kimseler bulunabilir. Bunların bir kısmı savaşa cebren götürülmüş olabilir. Bir kısmı da başka bir yere giderken onlara rastlamış olabilir. Musibet yapmayı düşünmediği hâlde kötülerin arasında bulunan kimselerin dünyadaki cezası, onlarla birlikte yok olmaktır. Âhirette ise niyetlerine göre hesaba çekileceklerdir. Olur Ya niyetleri kötü ise cehenneme, iyi ise cennete gideceklerdir.

Hadisten Öğrendiklerimiz:

1. Ameller, niyetlere kadar bedel kazanır. Bir işi iyi niyetle yapanlar, onun mükâfatını görürler. Kötü bir işi isteksizce yapanlar ise, fena niyetli olmadıkları için, cezaya çarptırılmazlar.

2. Zâlimlerin ve günahkârların aralarında bulunmak, onların sayısını çok gösterir; taraftarlarının artmasına yol açar.

3. Zâlimlerden uzakta durmayanlar, onların başına gelecek cezaya da iki taraflı olurlar.

3) Âişe radıyallahu anhâ’dan rivayet edildiğine tarafından Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu:

“Mekke fethinden daha sonra bundan böyle hicret yok; ama cihad ve niyet vardır. Allah yolunda savaşa çağrıldığınız zaman derhal katılın.” (Buhârî, Menâkıbü’l-ensâr 45, Cihâd 1, 27, 184; Müslim, Hac 445, İmâret 85. Ayrıca bk. Tirmizî, Siyer 32; Nesâî, Beyat 15)

Hadisin Açıklaması

İslâmiyet’in ilk yıllarında, Mekke’de, Müslümanlara yaşam hakkı tanımak istemeyen müşrikler, onlara öyle ağır işkenceler yapıyorlardı. Bu işkencelere dayanamayan bazı Müslümanlar Allah’ın emirlerini gönül huzuruyla yaşayabilmek için kendi yurtlarını, yuvalarını terkettiler. Peygamber Efendimiz’in buyruğu üzerine Habeşistan’a hicret ettiler. Daha sonraki yıllarda Medine, Müslümanların huzurla yaşayabileceği bir barınak hâline gelince, Efendimiz oraya hicret edilmesini tavsiye etti. Bir müddet sonradan kendisi de oraya göçtü. Medine huzurlu bir İslâm diyarı olmakla beraber, burada bir İslâm devletinin kurulması ve yaşatılması için oradaki Müslümanların sayısı tatmin edici değildi. Başka yerlerde yer alan Müslümanların Medine’ye gelmesi bu bakımdan zorunlu idi.

Hicretin 8. yılı Ramazan ayında (Aralık 630) Mekke fethedilip de İslâm güneşinin birincil doğduğu bu kutsal büyük kasaba İslâm diyarı olunca, bundan böyle oradan Medine’ye hicret etmenin bir mânası kalmadı. Zira Müslümanların yıllardan beri korkulu rüyası olan Mekkeliler Hak dini kucaklamak zorunda kaldılar. Müslümanlara zararı dokunabilecek kimseler ortadan kalkınca Resûl-i Kibriyâ da Mekke’den hicret etme işini durdurdu. Bu Nedenle bu kutsal diyarın, dünya durdukça İslâm ülkesi olarak kalacağına da muhabere etmiş oldu.

Mekke’nin fethi ayrıca İslâm tarihi keza de İslâm’ın yaşanması bakımından önemli bir açılış oldu. O tarihten itibaren Müslümanlar güçlendiği için Medine’ye Hz. Peygamber’in yanında gelerek ona yardım olmaya gerek kalmadı. Hadîs-i şerîfteki “Ama cihad ve kasıt vardır” ifadesi Müslümanların hicret sonrası yeni görevlerini belirlemektedir. Bu da İslâm’ı ve müslümanları yeniden inşa etmek için bir taraftan düşmanlarına aleyhinde mücâdele saptamak, cihad istek ve aşkını sürekli canlı yakalamak, bir taraftan da İslâm’a hizmet etme ve Allah rızasını kazanma niyetiyle, uzak diyarlara gitgide artarak ilim tahsil etmektir. Cihad ruhuyla yetişen Müslüman, “Haydin savaşa” dendiği zaman korkup kaçmayacaktır. Allah’ın rızasını elde etmek için bir nevi geçici hicret olan savaşa koşarak gidecektir.

Tüm çabalara rağmen İslâm yurdundaki kötülere ve kötülüklere karşısında galibiyet elde edilemiyor, dinin buyrukları yaşanamıyorsa, o takdirde hicret yine gündeme gelir. Zira Resûl-i Ekrem Efendimiz:

“Pişmanlık etme zamanı sona ermeden hicret etme zamanı da sona ermez. Pişmanlık ise güneş battığı yerden doğuncaya değin devam eder” buyurmuştur. (Ebû Dâvûd, Cihâd 2; Ahmed İbni Hanbel, Müsned, IV, 99) Çağrıda Bulunmak oluyor ancak, hayat devam ettiği sürece ihlâs, açık yüreklilik ve iyi hedef devam edecektir. İnsan bu özellikleri hiçbir süre bırakmayacaktır. Gerektiğinde Allah uğrunda canla başla hizmet edecektir.

Hadisten Öğrendiklerimiz:

1. Mekke fethedildikten sonra Medine’ye hicret etme mecburiyeti kalkmıştır.

2. Bir ülke İslâm diyarı olunca, orayı bırakıp başka yere gitmemelidir. Orada kalıp kötülerle ve kötülüklerle savaşılmalıdır. Bu da bir menfaat sağlamıyorsa, İslâmiyet’in rahatça yaşanacağı bir yere hicret edilebilir.

3. Müslümanların, cihad aşkını daima canlı tutmaları, savaşa çağırılınca koşarak gitmeleri gerekir.

4. Yaşadığı yerden ayrılarak ilim tahsil etmek için başka yerlere ve ülkelere giden Müslüman, hicret etmiş gibi sevap kazanır.

4) Ebû Abdullah Câbir İbni Abdullah el-Ensârî -radıyallahu anhümâ- şöyle dedi:

- Bir defasında Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- ile birlikte bir gazvede bulunuyorduk. Buyurdu fakat:

- “Hastalıkları yüzünden Medine’de kalan pek kimseler var ki, siz bir yolda yürüdüğünüz ya da bir vâdiyi geçtiğinizde, onlar da sizinle birlikte gibidir.”

Bir diğer rivayete kadar:

- “Sevap kazanmada size ortak olurlar” buyurdu. (Müslim, İmâre 159)

Not: 1345 numara ile her tarafta gelecek olan bu hadis bir sonraki hadisle beraber açıklanacaktır.

5) Enes -radıyallahu anh- şöyle dedi:

- Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- ile Tebük Gazvesi’nden döndüğümüz sırada şöyle buyurdu:

- “Medine’de bizden geride kalan o kadar kimseler vardır ancak, bir dağ yoluna, bir vâdiye girdiğimizde onlar da bizimle yürüyormuş gibi sevap kazanırlar. Çünkü onları birtakım mâzeretleri alıkoymuştur.” (Buhârî, Megâzî 81, Cihâd 35. Keza bk. Ebû Dâvûd, Cihad 19; İbni Mâce, Cihâd 6)

Hadislerinin Açıklaması

Resûl-i Ekrem Efendimiz’in hicretin 9. yılında yapılan Tebük Gazvesi’nden dönerken söylediği bu hadîs-i şerîf, niyet ve ihlâsın önemini belirtmektedir.

Asr-ı saâdette bir savaş çıktığı süre, tüm sahâbîler o savaşa bulunma için can atardı. Herkes kendi imkânlarıyla ya da zengin Müslümanların yardımlarıyla savaşa hazırlanırlardı. Maddî imkânsızlıkları yüzünden savaşa katılamayanlar, büyük bir sevaptan mahrum kaldıklarını düşünerek üzülür, gözyaşı dökerlerdi. Bu defa da pek olmuştu. Resûl-i Kibriyâ’nın bu son gazvesine gidemeyenler daima İslâm ordusunu düşünmüşler, savaşa katılan bahtiyarların arasında olmayı hayâl etmişlerdi.

Her iki hadîs-i şerîfte de, hastalıkları ya da diğer mâzeretleri yüzünden savaşa katılamayan bir takım Müslümanların, savaşa katılan mücâhidler gibi sevap kazanacakları ifade buyurulmaktadır. Zira ellerinden gelseydi onlar da savaşa gidecekler, nice eziyetlere katlanacaklar, hatta canlarını Allah yolunda isteyerek vereceklerdi.

Nisâ Sûresi’nin 95. âyetinde, bütün imkânlarını ortaya koyarak Allah yolunda savaşan kimselerle, özürleri bulunmadığı halde savaşa gitmeyip evlerinde oturanların bir olmadığı söylenmekte, savaşanların ötekilerden üstün sayıldığı belirtilmektedir. Bu âyet-i kerîme, hadisimize ters düşmemektedir. Zira âyette mâzeretsiz olarak savaşa gitmeyenlerden, burada ise mâzereti nedeniyle savaşa gidemediği için üzülüp gözü yaşlı mücâhid ruhlu yiğitlerden söz edilmektedir. İki grup arasında dağlar kadar ayrım vardır.

Allah yolunda cihad etmek, şehâdet şerbetini kana kana içmek arzusuyla yanıp kavrulduğu halde, maddî ve bedenî güçsüzlük yüzünden buna imkân bulamayanları, korkaklık, tenbellik ya da rahatına düşkünlük gibi sebeplerle savaştan kaçanlardan ayıran husus, niyet, açık sözlülük ve ihlâstır. İnsanı Allah katında değerli kılan işte bu özelliklerdir.

Hadislerden Öğrendiklerimiz:

1. Allah yolunda savaşan kimsenin attığı her adım, yaptığı her davranış ona sevap kazandırır.

2. Allah katında makbul olan bir işi imkânsızlıkları sebebiyle yapamayanlar, onu yapmayı ihlâs ve içtenlikle istek ettikleri takdirde, yapmış gibi sevap kazanırlar.

6) Ebû Yezîd Man İbni Yezîd İbni Ahnes -radıyallahu anhüm- -Man de, babası Yezîd de, dedesi Ahnes de sahâbîdir- şöyle dedi:

Babam Yezîd sadaka saptamak üzere yanında birkaç dinar aldı ve onları Mescid-i Nebevî de oturan birinin yanına koydu. Ben Mescid’e uğrayarak paraları aldım ve babama götürdüm.

Babam:

- Vallâhi ben onları sen alasın diye bırakmamıştım deyince, Resûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-’in yanına giderek durumu arzettim.

Bunun üzerine Hz. Peygamber şöyle buyurdu:

- “Yezîd! Sen niyet ettiğin sadaka sevabını kazandın. Man! Aldığın para da senindir.” (Buhârî, Zekât 15. Keza bk. Dârîmî, Zekât 14; Ahmed İbni Hanbel, Müsned, III, 470.)

Hadisin Açıklaması

Hadîs-i şerîfte yine niyetin önemi belirtilmektedir.

Ma`n’ın babası Yezîd, Mescid’de oturan bir sahâbînin yanına, muhtaçlara vermesi için bir miktar para bırakmıştı. Fakir olan, bir de o parayı kimin bıraktığını bilmeyen oğlu, böyle bir yardıma ihtiyacı olduğu için parayı oradan almıştı. Babası durumu öğrenince, sadakasının boşuna gittiğini düşünerek “O parayı sana vermek isteseydim, getirir verirdim. Ben onu sadaka niyetiyle Mescid’e bıraktım. Sen almamalıydın?” diye oğluna çıkışmıştı. Bu parayı alıp harcamasının hiçbir sakıncası olmadığını düşünen Ma’n, babasıyla birlikte Resûl-i Ekrem’in huzûruna gelerek meseleyi arzetmiş, Resûlullah Efendimiz de Ma`n’ı haklı bulmuştu.

Hadîs-i şerîflerde üstünde genişçe durulan konulardan biri, aile fertlerine verilen sadakanın son derece makbûl olduğudur. Bu tür harcamaların değeri, önemi ve sevâbı 291 numaralı hadisten itibaren başlayacak olan “Ailenin Geçimi” bahsinde ele alınacaktır.

Görülüyor ancak, sadaka veren için kayda değer olan, parasını Allah yolunda harcamaya kasıt etmesidir. Yaptığı takviye, sadaka almaması gereken birinin eline geçse bile, o, niyeti sebebiyle sevap kazanmış olur. Sadaka nâfile bir ibadet olduğu için, bir mü’min onu, kendilerine bakmak zorunda olduğu kimselere, meselâ babasına, dedesine, oğluna, kızına, hatta torununa verebilir. Ancak zekâtı, kendisine bu değin yakın olanlara veremez.

Sadaka bana kalırsa verilebileceği gibi, bir delege aracılığıyla da verilebilir. Vekil eliyle verildiği takdirde, nâfile ibadetlerde özellikle aranan, iyiliği gizlice yapma esasına da uyulmuş olur.

Hadisten Öğrendiklerimiz:

1. Sadaka verirken, Allah rızası için vermeye niyet etmek şarttır.

2. Sadakalar insanın en yakınına verilebilir.

3. Sadakalar bir temsilci vasıtasıyla da verilebilir.

4. Ashâb-ı kirâmın hayatında, mescidlerin önemli yeri vardı. Sadaka belirlemek için bile mescidden faydalanırlardı.

7) Cennetle müjdelenen on sahâbîden biri olan Ebû İshâk Sad İbni Ebû Vakkâs -radıyallahu anh- şöyle dedi:

Vedâ Haccı yılında (Mekke’de) yakalandığım şiddetli bir hastalık dolayısıyla Resûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- ziyâretime geldi. Ona:

- Yâ Resûlallah! Gördüğün gibi fazla rahatsızım. Ben zengin bir adamım. Bir kızımdan başka mirasçım da değil. Malımın üçte ikisini sadaka olarak dağıtayım mı? diye sordum.

Hz. Peygamber:

- “Hayır”, dedi.

- Yarısını dağıtayım mı? dedim. Tekrar:

- “Hayır”, dedi.

- Ya üçte birine ne buyurursun, yâ Resûlallah? diye sordum.

- “Üçte birini dağıt! Hatta o bile fazla. Mirasçılarını varlıklı bırakman, onları yoksul bırakıp da halka avuç açtırmaktan hayırlıdır. Allah rızâsını düşünerek yaptığın harcamalara, hatta yemek yemek yerken eşinin ağzına verdiğin lokmalara varıncaya dek hepsinin mükâfatını alacaksın” buyurdu.

Sad İbni Ebû Vakkâs sözüne devamla dedi fakat:

- Yâ Resûlallah! Arkadaşlarım gidip de ben kalacak mıyım? (burada ölecek miyim?) diye sordum.

- “Hayır, sen burada kalmayacaksın. Allah rızâsı için hoş işler yaparak yükseleceksin. Allah’tan pek umuyorum fakat, daha nice yıllar yaşayarak kimi halk (mü’minler) senden avantaj, kimileri de (kâfirler) zarar görecektir.

Allahım! Ashâbımın (Mekke’den Medine’ye) hicretini tamamla! Onları geri döndürüp hicretlerini yarım bırakma! Acınacak durumda olan Sa`d İbni Havle’dir” buyurdu.

Bu sözleriyle Resûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-, Sad İbni Havle’nin Mekke’de ölmesine üzüldüğünü ifade etti. (Buhârî, Cenâiz 36, Vesâyâ 2, Nefekât 1, Merdâ 16, Daavât 43, Ferâiz 6 ; Müslim, Vasıyyet 5. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Ferâiz 3; Tirmizî, Vesâyâ 1; Nesâî, Vesâyâ 3; İbni Mâce, Vesâyâ 5.)

Rivayet ettiği 215 hadisin 115 tanesi ayrıca Buhârî’nin, ayrıca de Müslim’in Sahîh’lerinde yer aldı. Allah ondan razı olsun.

Hadisin Açıklaması

Hadisimizde anlatılan olayın geçtiği Vedâ Haccı, hicretin onuncu yılında yapıldı. Bundan üç ay değin sonra da Sevgili Efendimiz Mevlâ’sına kavuştu.

Hadîs-i şerîfte, bir kimsenin malının ne kadarını Allah rızâsı için dağıtılmak üzere vasiyet edebileceği anlatılmaktadır. Görüldüğü üzere çocukları ve yakın mirasçıları bulunan bir kimse, malının üçte birinden fazlasını dağıtılmak üzere vasiyet etmeyecektir. Uzakta yakın hiçbir mirasçısı bulunmayan kimsenin, malının üçte birinden fazlasını vasiyet edip edemeyeceği tartışmalıdır.

Hanefîler ile Mâlikîler mirasçısı bulunmayan kimsenin bütün malını vasiyet edebileceğini söylemişler; öbür mezhep imamları da mirasçısı olmayanın mirasçısı beytülmâldir düşüncesiyle bu görüşe karşı çıkmışlardır. Belki mirasçılar, malın üçte birinden fazlasının vasiyet edilmesine itiraz etmezlerse, üçte birdenbire fazlasını dağıtmakta hiçbir sakınca yoktur.

Görüldüğü üzere Peygamber Efendimiz, varlıklı bir kimsenin malını hibe ve vasiyet ederken ölçülü davranmasını tavsiye etmektedir. Varlıklı bir kimsenin bütün malını yoksul fukaraya dağıtması, ilk bakışta câzip ve imrenilecek bir tavır gibi görülebilir. Lakin bir aile servetinin iyice elden çıkmasına yol açan bu yoğunluk, mirasa muhtaç olan birçok kimsenin zor durumda kalmasına sebep olabilir. İşte bunun için güzel dinimiz mirasçının elini tutmuş, ona en yerinde davranışı nasihat etmiş, geride kalanları düşünmeyi, onları kimseye muhtaç etmemeyi öğütlemiştir.

Sad İbni Ebû Vakkâs’ın malını Allah rızâsı için harcamak istemesi, Peygamber Efendimiz’in de buna muhakkak şartlarda izin vermesi, varlıklı kimselerin daha hayatta iken iyilik yapmaları gerektiğini göstermektedir. Çünkü o serveti dişiyle tırnağıyla kazanan adamın ölümüyle birlikte varisçiler genel olarak hayır yapmamakta, ellerine geçirdikleri o hazırlanmış malı har vurup harman savurarak harcayıp tüketmektedir.

İnsan aklı başındayken ve malının üzerinde istediği tasarrufu yapmaya sahipken onu en yerinde yerlere harcamalı ve âhiretini daha dünyadayken yapmaya bakmalıdır. bununla beraber yakın varisçiler defalarca gözetilmeli, onların iyiliği düşünülmeli ve kimseye yoksul olmamaları sağlanmalıdır.

Hayır ve iyilik yapmanın fazla farklı alanlara yönlendirilmiş yolları bulunduğuna muhabere eden Peygamber Efendimiz, buna bir misâl tahsis etmek istemiş, misâli de üstünde defalarca önemle durduğu bir konudan seçmiştir: İnsanın hayat arkadaşı olan hanımıyla hoşca geçinmesi. Eşiyle iyi geçinmeye çalışan kimse keza yaşam arkadaşını mutlu eder, hem de kendisi mutlu olur. 294 numaralı hadiste tekrar edileceği üzere yemek yerken eşini mutlu etmek için onun ağzına bahşedilen lokmayla bile hayır ve iyilik üretilmiş olur.

Aile huzurunu karşılamak için yapılan güya davranışlar, başkalarına ne dek basit ve önemsiz gelirse gelsin, Allah rızâsını niyetiyle yapıldığı takdirde nafile bir ibadet sayılır ve insana sevap kazandırır. Bu Nedenle gaye ve ihlâsın önemi bir kere daha ortaya çıkmaktadır. Aile fertlerini geçindirmek için uğraşıp didinen kimse önemli bir görevi yapmış, bir sorumluluktan kurtulmuş olur. Bu işi yaparken üstelik Allah rızâsını kazanmayı düşünmüşse, hem vazifesini yapmış ayrıca de sevap kazanmış olur.

Hadîs-i şerîfin sonunda görüldüğü üzere Sad İbni Ebû Vakkâs Peygamber Efendimiz’e özel bir soru sordu: Siz ashâb ile Medine’ye döneceksiniz de ben burada ölüp kalacak mıyım? Ben bu şehirden Medine’ye Allah rızâsı için hicret etmiştim; şimdi burada ölüp kalırsam hicret sevabını yitirmiş olur muyum? diye durumunu öğrenmek istedi.

Resûl-i Ekrem Efendimiz Sad’ın ölüp ölmeyeceğini kesinlikle bilemezdi. O esnâda Allah Teâlâ Resûlü’ne bu sorunun cevabını bildirdi. Nebiyy-i Muhterem Efendimiz de Sa’d’ın bu hastalık yüzünden ölmeyeceğini, daha nice güzel hizmetler yapacağını söyleyerek bir mûcizeyi gerçekleştirmiş oldu. Nitekim Hz. Sad bu olaydan sonra 45 yıl daha yaşadı. İslâm’a ve Müslümanlara o kadar çok hizmet etti.

Şunu iyi bilmek gerekir ama, Peygamber Efendimiz’in geleceğe dönük haber vermesi, onun gaybı bildiği anlamına gelmez. Cin Sûresi’nin 26. âyetinde belirtildiği üzere görünmeyen âlemin sırlarını yalnızca Allah Teâlâ bilir ve bu sırlardan dilediği kadarını peygamberine bildirir.

Resûlullah Efendimiz’in “Acınacak durumda olan Sad İbni Havle’dir” buyurduğu bu zât, önce Habeşistan’a, sonradan Medine’ye hicret etmiş, Bedir, Uhud ve Hendek Gazveleri öncelikle elde etmek üzere birçok savaşa katılmış bir sahâbîdir. Vedâ haccı esnasında Mekke’de vefât etmiştir. Sahâbîler, Allah rızâsı için terkedip gittikleri bir yere geri dönüp orada ölmeyi içten bulmazlar, hicret ettikleri yerde ölmeyi özlem ederlerdi. Sad İbni Ebû Vakkâs’ın Mekke’de ölüp kalacak mıyım? diye sorması üstüne, Efendimiz onun adaşı olan ve bir müddet önce Mekke’de vefât eden Sad İbni Havle’yi hatırladı ve kaybettiği bir takım sevaplar dolayısıyla onun adına üzüldü.

Resûl-i Ekrem’in Hz. Sa’d’ı ziyareti 917 numara ile her yerde gelecektir.

Hadisten Öğrendiklerimiz:

1. İyi niyetle yapılan işler insana sevap kazandırır. Allah rızâsı gözetilerek aile fertlerine yapılan harcamalar ve hatta bu düşünceyle yapılan şakalaşmalar nâfile ibadet sayılır.

2. Peygamber Efendimiz hastalanan sahâbîlerini ziyaret ederdi.

3. Hastalık Allah Teâlâ’nın insanı test yollarından biridir. Bu sebeple hasta olan kimse hâlinden şikâyet etmemelidir.

4. Meşrû yollarla zengin edinmek, malını Allah yolunda tüketmek, mirasçılarını ve yakın akrabalarını kimseye yoksul olmayacak durumda vazgeçmek iyi bir davranıştır.

5. Hasta iken malın üçte birinden fazlası sadaka olarak dağıtılamaz, dağıtılması da vasiyet edilemez. Hastalanmadan önce ise üçte birle sınırlı kalmadan istendiği dek harcanabilir. Ölümünden daha sonra geride fazla malı kalmayacak kimse hiç vasiyet etmemeli, her şeyini mirasçılarına bırakmalıdır

6. Allah Teâlâ Peygamber Efendimiz’e ileride olacak bir takım şeyleri haber vermiş, o da bunlardan yerinde gördüklerini ashâbına bildirmiştir.

8) Ebû Hüreyre Abdurrahman İbni Sahr’dan -radıyallahu anh- söylenti edildiğine kadar Resûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu:

- “Allah Teâlâ sizin bedenlerinize ve yüzlerinize değil, kalblerinize bakar.” (Müslim, Birr 33. Keza bk. İbni Mâce, Zühd 9.)

Hadisin Açıklaması

İnsanlar çoğunlukla dış görünüşe tartı verirler. Hoş ve yakışıklı olanlarla zengin kimseler toplumda daha büyük şeref görürler. Çirkin ve fakir olanlara böylece değerinde verilmez. Bu ölçüler ruh ve gönül dünyasını tanımayan sığ ve sathî kimselerin değer ölçüleridir.

Allah Teâlâ ise insanların davranışlarını iyi ve kötü olarak değerlendirirken ne vücut güzelliğine, ne de mal varlığına bakar; çünkü bunlar gelip geçici bedel ölçüleridir. Kayda Değer olan ruh güzelliği ve gönül zenginliğidir. Daha da önemlisi bu ruh güzelliği ile gönül zenginliğinin iyi hâl, güzel davranış ve arkadaşça ibadetler olarak dışa yansımasıdır. İnsanlara iyilik yapma heyecanıyla, Allah’a kulluk edebilme aşkıyla yaşamaktır. Kalıcı olan, insanın hakiki değerini ortaya çıkaran işte bu meziyetleridir.

Hadîs-i şerîfin Sahîh-i Müslim’deki bir diğer rivayetinde Allah Teâlâ’nın kalble birlikte davranışlara ve ibadetlere değer verdiğini Peygamber Efendimiz şöyle belirtmektedir:

“Allah Teâlâ sizin yüzlerinize ve mallarınıza yok, kalblerinize ve amellerinize bakar.” (Müslim, Birr 34).

Allah Teâlâ’nın kalbe ve davranışlara bakması seslenmek, kalbin ve davranışların iyi olması hâlinde, onların sahibine sevap ve mükâfat vermesi demektir. Bir âyet-i kerîmede Allah Teâlâ’nın maddî görüntülere bedel vermediği, insanda mânevî güzellik aradığı şöyle ifade edilmiştir:

“Sizi yanımızda kıymetli kılacak olan ne mallarınız, ne de evlatlarınızdır. Oysa imân edip güzel ve şanslı işler yapanların durumu başkadır. Onlara yaptıklarının kat kat fazlasıyla mükâfat verilecektir” Sebe’ sûresi (34), 37.

Resûl-i Ekrem Efendimiz’in, kendi mübârek göğsüne, daha doğrusu kalbine sinyâl ederek üç kere: “Takvâ işte şuradadır.” (Müslim, Birr 32; Tirmizî, Birr 18) buyurması, insanın gerçek değerinin ihlâslı bir kalbe sahip olmasıyla anlaşılacağını göstermektedir.

Helâller ile haramların kesin surette belirlenmiş olduğunu, değişken görünen davranışlardan kaçınmak gerektiğini açıkladığı ünlü hadîs-i şerîfin sonunda Peygamber Efendimiz kalbin önemini şöyle belirtir:

“ Şunu iyi bilin ki, insan vücudunda minik bir et parçası vardır. Eğer bu et parçası iyi olursa, bütün vücut iyi olur; bozulursa, tüm vücut bozulur. İşte bu et parçası kalbdir.” (Buhârî, Îmân 39; Müslim, Müsâkât 107,108).

Bu hadis 1574 numaralı hadisin içinde yeniden gelecektir.

Hadisten Öğrendiklerimiz:

1. Allah Teâlâ ibadetleri ve hoş davranışları değerlendirirken açık yüreklilik derecesini, ihlâs ve iyi niyeti alır.

2. Kalb, Allah’ın fazla layık verdiği, sürekli surette bakıp denetleme ettiği bir merkezdir. Bu sebeple onu kötü duygulardan temizlemek, dinin tavsiye ettiği hoş hâl ve davranışlara sahip kılmak gerekir.

3. İbadetleri makbul ve kıymetli kılan kalbdir. Bu sebeple ilk olarak kalbi kin ve haset gibi mânevî ve ictimâî hastalıklardan arındırmalı, hâle getirmeye çalışmalıdır.

9) Ebû Mûsâ Abdullah İbni Kays el-Eşarî -radıyallahu anh- şöyle dedi:

Resûlullah’a -sallallahu aleyhi ve sellem-:

- Biri cesaretini uygulamak, diğeri milletini korumak, öbür kendine yiğit adam dedirtmek için savaşan kimselerden hangisi Allah yolundadır? diye soruldu.

Resûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şu cevabı verdi:

- “Kim, İslâmiyet daha ulu olsun diye savaşıyorsa, o Allah yolundadır.” (Buhârî, İlim 45, Cihad, 15, Farzu’l-humüs 10, Tevhîd 28; Müslim, İmâre 150, 151. Ayrıca bk. Tirmizî, Fezâilü’l-cihad 16; Nesâî, Cihad 21; İbni Mâce, Cihad 13.)

Hadisin Açıklaması

Hadîs-i şerîfin muhtelif rivayetlerinde görüldüğü üzere, cesaretini uygulamak, milletini korumak ve kendine yiğit adam dedirtmek gibi gayelerden diğer, sırf ganimet almak ve öfkesini yatıştırmak için savaşanların hâli de Peygamber Efendimiz’e sorulmuştur. Bu düşüncelerle savaşanlardan hiçbirinin Allah yolunda cihad etmiş olamayacağını belli bir dille ifade eden Resûl-i Ekrem Efendimiz, 1346 numara ile her yerde görüleceği üzere ama İslâmiyet’i yayıp yaşatmak (ilâ-yi kelimetullah) için savaşanların Allah yolunda cihad etmiş sayılacağını belirtmiştir.

Hadisin metninde geçen kelimetullah sözüyle, sözcük-i tevhîd yâni Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah kastedilmiştir. İslâm’ı en iyi ve en kısa bir şekilde açıklayan sözcük-i tevhîd Müslümanların parolası gibidir. Müslümanın en manâlı görevi, dilinden düşürmediği bu aziz kelimeyi ufukların ötesine götürmek, başkalarının da Allah’ı tanımak suretiyle mutlu olmasını sağlamaktır. Cihad bu demektir. O hâlde böylesine ulu bir kasıt için savaşmak varken, nefsânî duygular ve basit çıkarlar için vuruşmak kesinlikle yanlıştır.

Allah’ın rızâsını kazanmak için savaşmak ön planda geldiği takdirde, zikredilen diğer hedeflerin gözetilmesi başlıca maksada hasar vermez. Meselâ milletini gözetmek için vuruşan kimsenin başlıca gayesi Allah’ı hoşuna gitmek, İslâm yurduna düşman ayağı bastırmamak ise, kendi milletini koruma duygusu bu hedefe zıt değildir.

İnsanoğlunun yaptığı her harekette niyetine bakıldığı bu hadiste bir kere daha ortaya konmaktadır. Çağırmak oluyor ki, bir can pazarı olan savaşta ölünce şehid, kalınca gâzi sayılabilmek için Allah’a hizmet aşkının ön planda tutulması gerekmektedir. Bunu Ebû Ümâme el-Bâhilî’nin söylenti ettiği şu hadîs-i şerîf daha açık bir şekilde ortaya koymaktadır:

Adamın biri Resûl-i Ekrem’e gelerek:

- Para ve şöhret için savaşan bir adam sevap kazanır mı? diye sordu.

Peygamber Efendimiz:

- “Hiçbir şey kazanamaz”, buyurdu.

Adam bu soruyu Resûl-i Ekrem’e üç kez sordu. Her defasında da benzer cevabı aldı. Sonra Hz. Peygamber sözünü şöyle tamamladı:

“Allah Teâlâ yalnızca kendi rızâsı için yapılan ibadetleri kabul eder, başkasını değil” (Nesâî, Cihad 24).

Hadisten Öğrendiklerimiz:

1. İşler değerlendirilirken hangi maksatla yapıldığına bakılır. İyi niyetle yapılmışsa Allah katında makbul olur.

2. Allah’ın rızâsını kazanmak için savaşmak yerine fayda ve nefsi tatmin için vuruşmak içten değildir.

3. Dünyaya gönül bağlantı kurmak, insanı ulu hedeflere varmaktan alıkoyan kolay ve önemsiz bir uğraştır.

4. Cihad gibi en kayda değer bir tayin bile, ancak ihlâs ile yapılırsa bir değer açıklama eder.

10) Ebû Bekre Nüfey İbni Hâris es-Sekafî’den -radıyallahu anh- rivayet edildiğine tarafından Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu:

“İki Müslüman birbirine kılıç çektiği vakit, öldüren de, ölen de cehennemdedir”.

Bunun üzerine ben:

- Yâ Resûlallah! Öldürenin durumu emin, fakat ölen neden cehennemdedir? diye sordum.

Resûl-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-:

- “Çünkü o, arkadaşını öldürmek istiyordu” buyurdu. (Buhârî, Îmân 22, Diyât 2, Fiten 10; Müslim, Kasâme 33, Fiten 14, 15. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Fiten 5; Nesâî,Tahrîm 29, Kasâme 7; İbni Mâce, Fiten 11.)

Hadisin Açıklaması

Müslümanların kardeş oldukları Allah Teâlâ kadar açıkca belirtilmiştir. Hucurât Sûresi (49), 10 Kardeşlerin birbirine tabanca çekmesi olacak şey değildir. Onlar silahlarını din kardeşlerine yok, İslâm düşmanlarına karşısında sürüklemek zorundadır. Müslümanların birbirini öldürmeye kalkması şu âyet-i kerîmeyle emin bir şekilde yasaklanmıştır:

“Kim bir mü’ufak bile bile öldürürse, cezası, içinde ebediyyen kalacağı cehennemdir” Nisâ Sûresi (4), 92. Yanlışlıkla öldürme durumunda ise, ebediyyen cehennemde kalmak söz konusu değildir. Ama -yukarıdaki âyetin bir öncesinde belirtildiği üzere- yanlışlıkla öldürmenin de değişik cezaları vardır.

Hadîs-i şerîfte kılıcın zikredilmesi, o devrin ağız dalaşı ve savaş âletlerinin başında kılıcın gelmesi sebebiyledir. Bugün kılıcın karşılığı silah ve sözde öldürücü âletlerdir.

Peygamber Efendimiz’in, Müslüman kardeşine tabanca çekip öldürenin ve bu esnada ölenin cehennemlik olduğunu belirtmesi üstüne Ebû Bekre, öldürenin niçin cehenneme gittiğini anladığını, ama öldürülenin neden cehennemlik olduğunu anlamadığını söyledi. Bunun üzerine Efendimiz, o kimseyi cehennemlik yapan şeyin, kardeşini öldürmeye kalkması olduğunu belirtti.

Kendisine silah çekilen bir kimse, hasmını öldürmeyi acele ile, sadece nefsini müdâfaa etmek için silahını çekse ve onu öldürmek zorunda kalsa, katil sayılmaz. Çünkü o nefsini müdâfaa etmek zorunda kalmıştır. Nefsini müdâfaa etmek ise, dinin emridir. Nitekim 1360 nolu hadiste göreceğimiz üzere sahâbîlerden biri ile Peygamber Efendimiz arasında şöyle bir tavır geçer:

- Yâ Resûlallah! Adamın biri gelip malımı elimden almaya kalksa, ne yapmalıyım?

- “Malını ona verme!”

- Ya adam benimle kavga etmeye kalkarsa?

- “Sen de onunla dövüş!”

- Ya beni öldürürse?

- “Şehid olursun.”

- Ben onu öldürürsem?

- “O cehennemlik olur” (Müslim, Îmân 225).

Bir insanın âhiret hayatını da mahvederek ebediyyen cehennemde kalmasına yol açan şey, bir Müslümanı öldürmeye niyet etmesi ve bu konuda kararlı olmasıdır. Zira ölenin de, öldürenin de hedefi, karşısındakinin hayatına son vermektir. Birinin ötekinden farkı, daha atılgan davranıp muhâtabını öldürmesidir.

Haksız yere birini öldüren kimse yaptığına pişman olarak candan pişmanlık ettiği takdirde, Allah Teâlâ dilerse onu affedebilir. Böyle birinin bağışlanmayacağını söyleyen âlimler de vardır. Fakat şirk dışındaki tüm günahları Allah Teâlâ’nın bağışlayabileceği âyet-i kerimeyle belirlendiğine tarafından Nisâ (4), 48, 116 Allah Teâlâ dilerse bunları da bağışlar veya cezalandırır.

Hadisimizin “Kim bir mü’ufak bile bile öldürürse, cezası, içinde ebediyyen kalacağı cehennemdir” âyet-i kerîmesini açıkladığı söylenebilir. Uyarı edileceği üzere Peygamber Efendimiz hem ölen keza de öldüren hakkında “Müslüman” kelimesini kullanmıştır. Demek oluyor ama, birbirini bile bile öldürenler büyük günah işlemekle beraber Müslümanlıktan çıkmazlar. Allah’a şirk koşmayan kimsenin ebediyyen cehennemde kalmayacağı, cezasını çektikten sonra cehennemden çıkacağı bilindiğine göre, birbirini öldüren Müslümanların da ebediyyen cehennemde kalmayacağı anlaşılmaktadır. Aramak oluyor oysa, âyet-i kerîme yapılan günahın büyüklüğünü belirtmekte, bu işe girişim edecek olanları ağır cinayet ile korkutma etmektedir.

Bu hadîs-i şerîf münasebetiyle iki büyük ashâb kitlesinin birbiriyle yaptığı savaşlar hâtıra gelmekte ve onların durumu merak edilmektedir. Bu konuda söylenecek en doğru ve kavrama cevap şudur:

Onlar ashâb ve müctehid kimselerdi. “Mü’minlerden iki grup birbiriyle çarpışırlarsa, aralarını düzeltin” Hucurât sûresi (49), 9 âyet-i kerîmesi uyarınca zan ve kanaatlerine tarafından bir tarafı haklı buldular ve o tarafta yer aldılar. Maksatları birilerini öldürmek, karışıklık hariç tutmak yok, Müslümanların arasını bulmaktı. Kuşkusuz bu olayların çıkmasına sebep olanlardan biri haklıydı. Haklı olmayan tarafta yer alan sahâbîlerin niyeti haksızı müdafaa etmek değildi. Onların düşüncesine göre de tuttukları taraf haklı idi. İctihâdında haklı olanın iki sevap, yanılan âlimin ise bir sevap kazandığı tanıdık bir gerçektir.

Bu olaylarda iki gruba ayrılan ashâbın birbirine bakışını, Hz. Ali’nin karşı grup hakkında söylediği şu söz ne hoş açıklama etmektedir:

“Bunlar bize karşı haksızlık eden kardeşlerimizdir.” Her şeye rağmen onlar yine de biribirlerine kardeş gözüyle bakıyorlardı. Onların bu gösterme açısına iltifat etmeyerek taraflardan birini suçlama etmeye kalkmak, aradan geçen bunca yüzyıldan sonra bizi doğruya götürmez.

Hiçbir süre unutulmamalıdır ancak, Allah Teâlâ onları: “Siz insanların arasına çıkarılmış en bahtı açık ümmetsiniz.” Âl-i İmrân (3), 110 diye methetmiştir. “En hayırlıları” kusur bulma yetkisini kendisinde bulanların onlardan da uğurlu olması, değilse susması gerekir.

Hadisten Öğrendiklerimiz:

1. Günah işlemeye kasıt edilerek muhakkak karar verilir, bu kararı kalb de onaylarsa, artık o günah tamamlanmış sayılır (12. hadiste bu konu ele alınacaktır).

2. Allah’ın verdiği canı haksız yere alma yetkisi kimseye verilmemiştir. Bu sebeple birini öldürmeye kalkmak, Allah’a ait yetkiye müdâhale etmek olduğundan cezası cehennemdir.

3. İyiliklerde olduğu gibi kötülüklerde de niyete bakılır.

11) Ebû Hüreyre’den -radıyallahu anh- rivayet edildiğine tarafından Resûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu:

“Bir kimsenin câmide cemaatle kıldığı namaz, işyerinde ve evinde kıldığı namazdan yirmi küsur derece daha sevaptır. Şöyleki bir birey dürüstçe abdest alır, daha sonra diğer hiçbir maksatla değil, yalnızca namaz kılmak üzere câmiye gelirse, câmiye girinceye değin attığı her adım nedeniyle bir derece yükseltilir ve bir günahı bağışlanır. Câmiye girince de, namaz kılmak için orada durduğu sürece, tıpatıp namaz kılıyormuş gibi sevap kazanır. Biriniz namaz kıldığı yerden ayrılmadığı, kimseye eziyet etmediği ve abdestini bozmadığı müddetçe melekler:

Allahım! Ona acıma et!

Allahım! Onu bağışla!

Allahım! Onun tövbesini kabul et! diye ona dua ederler.” (Buhârî, Salât 87, Ezân 30, Büyû` 49; Müslim, Tahâret 12, Mesâcid 272. Hem bk. Ebû Dâvûd, Salât 48; İbni Mâce, Tahâret 6, Mesâcid 14.)

Hadisin Açıklaması

İslâmiyet birlik ve beraberliği vazgeçilmez görmüş, bunu sağlayacak hususlardan biri olan cemaatle namaz kılmaya büyük tartma vermiştir. Bu sebeple evde ve işyerinde yalnız başına kılınan namaza nisbetle câmide öteki mü’minlerle birlikte kılınan namazı çok daha üstün görmüştür. Burada zikredildiği gibi cemaatle kılınan namaza, kimsesiz kılınan namazdan yirmi küsur, bazı rivayetlerde yirmi beş, hatta yirmi yedi misli sevap verilmesinin sebebi de budur.

Evde ve işyerinde cemaatle kılınan namaz, câmide cemaatle kılınan namaz gibi kıymetli olmamakla beraber, kimsesiz kılınan namazdan elbette daha sevaptır. İşyerinde, daha yaygın ifadesiyle çarşı pazarda kılınan namaz öyle makbul görülmemiştir. Zira işyerlerinde mal alınıp satılırken genelde yalan söylenir, halk aldatılır, farklı alanlara yönlendirilmiş haksızlıklar yapılır. Bunlara bir de müşteriyi kaçırmama telâşı, malını satma arzusu eklenince, işyerlerinde gönül huzuruyla namaz kılmak ayrıntılarıyla zorlaşır.

Hadîs-i şerîfimizde, namaz kılmak üzere câmiye gidecek kimsenin önce efendice abdest alması istenmektedir. Efendice abdest elde etmek ifadesiyle, abdest organlarının en ince ayrıntısına kadar yıkanması, abdestin sünnetlerine ve âdâbına uyulması kastedilmektedir. Sonra da o kimsenin bir başka meslek için yok, yalnızca cemaatle namaz kılmak için yola çıkması gerekmektedir. Yani ihlâs ve niyeti tam olmalıdır.

Evin câmiye uzakta olması, câmiye girinceye değin atılan her adım nedeniyle bir derece yükseltilmek ve bir günahı bağışlanmak imkânı verir. Resûl-i Ekrem Efendimiz bu konuya şöyle açık sözlülük getirmektedir:

“Namaz sebebiyle en fazla sevap elde edenler, cemaate en uzaktan yerlerden yürüyerek gelenlerdir.” (Buhârî, Ezân 31).

Cemaatle kılınacak namazı beklemenin de öbür bir sevabı vardır. İster câmide, ister bir başka yerde namaz vaktinin gelmesini bekleyen kimse, ibadet hâlindedir. Câmide bekleyenlerin kârı, keza ibadet ediyormuş gibi sevap galip gelmek, ayrıca de meleklerin duasını almaktır. Yalnız bu esnada bir inceliğe alıntı yapmak gerekmektedir ki, o da kimseye ızdırap etmemek ve abdestini bozmamaktır. Eziyetten hedef dedi kodu yapmamak, eliyle ve diliyle birilerini incitmemektir. Rûhânî birer varlık olan melekler, mescidde abdestsiz durulmasından rahatsız olurlar. İşte bu sebeple mescid de namazı beklerken abdestini bozmamak şartı ileri sürülmüştür.

Böylesi güzel duygularla, yani ihlâsla ve Allah’ın rızâsını kazanma düşüncesiyle kılınan namazın o kadar fazla karşılığından biri 20 küsûr derece fazla sevap almaktır. Bu tedarik bir takım hadislerde 25, daha sahih olan bazılarında ise 27 derece olarak belirtilmiştir (bk. 1066. hadis). Derecelerin öbür olmasında, namaz kılan kimsenin ihlâsının, duyduğu rahat ve huşûun tesiri olduğu muhakkaktır. Mânevî bir rahatlık içinde kılınan namazın bir diğer karşılığı ise meleklerin duasını kazanmaktır. Dua eden bu melekler bizi koruyup gözeten hafaza melekleri olduğu gibi diğer nevi melekler de olabilir. Meleklerin salâtı çağrıda bulunmak, onların mü’mine istiğfar etmesi, yani günahlarının affını dilemesi demektir. Şu halde melekler, namaz kılan kimseye keza istiğfâr hem de dua ederler.

Allah Teâlâ’nın meleklerin dua ve niyazlarını kabul ederek kulunu mağfiret etmesi seslenmek, onun günahlarını bağışlaması demektir; kuluna rahmet etmesi ise ona bol bol ihsanda bulunması demektir. Bu hadis 1067 numara ile tekrar gelecektir.

Hadisten Öğrendiklerimiz:

1. Her işte olduğu gibi, namaz kılarken ve cemaatle namaza sırası gelmişken ihlâslı almak, yalnızca Allah rızâsını düşünmek gerekir.

2. Cemaatle kılınan namaz, yalnız başına kılınan namazdan 27 derece daha faziletlidir.

3. Cemaatle namaz kılmak üzere mescide gitmek ve orada namaz vaktini beklemek, insana büyük sevaplar kazandırır.

4. Mescidde abdestsiz durmak melekleri incittiği için, böyle yapanlar meleklerin duasından yoksun olurlar.

5. Mescitte ya da diğer bir yerde namaz vaktinin girmesini beklemek sevaptır.

6. İşyerlerinde namaz kılmak, öteki yerlere nisbetle daha eksik sevap kazandırmakla beraber câizdir.

7. Usûlüne uyarak abdest alanlar, büyük sevap kazanırlar.

12) Ebü’l-Abbâs Abdullah İbni Abbâs İbni Abdülmuttalib’deri -radıyallahu anhümâ- nakledildiğine kadar, Resûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Allah Teâlâ’dan söylenti ettiği bir hadiste şöyle buyurdu:

“Allah Teâlâ iyilik ve kötülükleri takdir edip yazdıktan sonra bunların iyi ve kötü oluşunu şöyle açıkladı:

Kim bir iyilik yerine getirmek ister de yapamazsa, Cenâb-ı Hak bunu üretilmiş bir iyilik olarak kaydeder.

Olur Ya bir kimse iyilik gerçekleştirmek ister daha sonra da onu yaparsa, Cenâb-ı Yargı o iyiliği on mislinden başlayıp yedi yüz misliyle, hatta kat kat fazlasıyla yazar.

Kim bir musibet yerine getirmek ister de vazgeçerse, Cenâb-ı Adalet bunu mükemmel bir iyilik olarak kaydeder.

Belki insan bir kötülük yapmak ister daha sonra da onu yaparsa, Cenâb-ı Yargı o fenalığı sadece bir günah olarak yazar.” (Buhârî, Rikâk 31; Müslim, Îmân 207, 259. Ayrıca bk. Buhârî, Tevhîd 35; Tirmizî, Tefsîru sûre (6),10.)

Hadisin Açıklaması

Bu hadîs-i şerîf, Riyâzü’s-sâlihîn’de geçecek olan kudsî hadislerin ilkidir. Bu cins hadisleri Peygamber Efendimiz ya arada hiçbir araç olmadan doğrudan doğruya Allah Teâlâ’dan almıştır ya da Cenâb-ı Hak bu bilgileri Cebrâil aleyhisselâm yoluyla Peygamber Efendimiz’in kalbine iletmiştir.

Allah Teâlâ insanları yaratmadan önce nelerin iyi, nelerin fena olduğunu tesbit ve takdir etmiş, daha sonra hafaza meleklerine emrederek bunları -herşeyin yazılmış olduğu- levh-i mahfûza kaydettirmiştir. sonradan da iyi ve güzel dediği şeylerin niçin iyi ve hoş olduğunu anlamamız, fena ve çirkin dediği şeylerin niçin fena ve çirkin olduğunu kavramamız için bunları bize açıklamıştır.

Buna tarafından bir insan iyilik yapmaya gaye eder, sonradan da herhangi bir engel sebebiyle bu iyiliği yapamazsa, Allah Teâlâ o kimseyi iyi niyeti nedeniyle mükâfatlandırmak ister ve yapmayı düşündüğü iyiliği yapmış sayarak ona bir sevap yazdırır. Buna kadar iyi bir şeyi dikkate almak bile iyilik sayılmaktadır. Bir düşüncenin ve hareketin iyilik olarak değerlendirilmesi için de, onu yapmaya niyeti olmak şarttır.

Belki insan düşünüp yapmaya kasıt ettiği o hoş hareketi yapacak olursa, mükâfâtı on mislinden başlar. en düşük bire on kazanır. Bu mükâfât 700 misline dek çıkar. Eğer yapılan iyilik Allah Teâlâ’nın fazla değerinde verdiği davranışlardan biriyse, kul da o işi ihlâs ve içtenlikle yapmışsa, mükâfâtı 700 misliyle de kalmaz; hesabını yalnızca Cenâb-ı Hakk’ın bileceği daha yüksek ölçeklerle değerlendirilir. Kur’ân-ı Kerîm’deki:

“Yaptıklarına karşılık almak üzere kendilerine nice sevindirici ve göz aydınlatıcı nimetler saklandığını hiç kimse bilmez” Secde sûresi (32), 17 âyeti bu sayısız mükâfâta dikkat çekici etmektedir.

Bir hadîs-i kudsîde bu hadsiz hesapsız mükâfât şöyle açıklanmıştır:

“İyi kullarım için hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın duymadığı, hiçbir kimsenin de hatırından geçiremediği nimetler hazırladım.” (Buhârî, Tevhîd 35)

Bir musibet gerçekleştirmek isteyip de sonradan bundan vazgeçen kimseye bütün bir sevap yazılmasının sebebi, o kötülüğü yapabilecek güçte olduğu halde, Allah’dan korkarak vazgeçmesidir. Düşündüğü fenalığı yapmaya gücü yetmediği ya da buna imkân bulamadığı için yapamayan kimseye ise hiçbir sevap yoktur. Çünkü o tasarladığı kötülükten caymak için kendisini zorlamamış, bu yolda bir gayret sarfetmemiştir.

Bir musibet yapana yalnızca bir günah yazılması, Allah Teâlâ’nın kullarına aleyhinde ne dek âdil ve ne kadar geniş bir merhamete sahip olduğunu göstermektedir. Kötülüklerin âzamî karşılığının bir misli cinayet, iyiliklerin asgarî karşılığının on misli mükâfât olması âyet-i kerîmeyle de belirtilmiştir:

“İyilik edene, yaptığı iyiliğin on misli mükâfât verilir. Kötülük yapan da yaptığının dengiyle cezalandırılır.” Enâm sûresi (6), 160

Yapılan bir kötülüğe sadece bir günah yazılmasından kayda değer bir sonuç çıkmaktadır: İnsan musibet yapmayı aklından geçirdiği için günahkâr olmaz ve bundan nedeniyle hesaba çekilmez. Çünkü bir kötülüğü aklından dinmek, onu yapmaya istikrarlı almak değildir. Ola Ki insan aklından geçirdiği bir kötülüğü gerçekleştirmek ister ve buna karar verirse, işte o süre iradesi ve kararı yüzünden hesaba çekilir. Mirâç hadisinde görüldüğü üzere Allah Teâlâ beş süre namazı farz kıldıktan daha sonra bu konuya bir daha bağlantı ederek Peygamber Efendimiz’e şöyle buyurmuştur:

“Kim bir hayır dağlamak ister de onu yapamazsa, kendisine bir sevap yazılır. Yaparsa on sevap yazılır.

Kim de bir kötülük yapmak ister de yapmazsa, ona hiçbir şey yazılmaz. Yaparsa bir tek günah yazılır.” (Müslim, Îmân 259)

Hadisten Öğrendiklerimiz:

1. Bir iyilik yapmak isteyip de yapamayana bir iyilik sevabı yazılır. Çünkü bir iyiliği yapmayı istemek, onu yerine getirmek için ilk adımı atmak demektir.

2. Bir kötülük yerine getirmek isteyip de Allah’tan korktuğu için bundan vazgeçene bir iyilik yapmış gibi sevap yazılır. Çünkü yapmaya karar verdiği kötülükten dönmek iyi bir şeydir. Zira iyiliğin karşılığı iyiliktir.

3. Allah Teâlâ hatırdan geçen kötü bir us yüzünden kulunu hesaba çekmez. Kayda Değer olan bu düşüncenin bir karar ve belli amaç haline dönüşmemesidir.

4. Bir iyiliğe kat kat sevap verildiği halde, bir kötülüğe yalnızca bir günah yazılır. Böyle bir imkân İslâm’dan diğer hiçbir din ve sistemde yoktur.

13) Ebû Abdurrahman Abdullah İbni Ömer İbni’l-Hattâb’dan -radıyallahu anhümâ- söylenti edildiğine tarafından, Resûlullah’ı -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyururken dinlediğini söylemiştir:

“Sizden önce yaşayanlardan üç birey bir yolculuğa çıktılar. Akşam olunca, yatıp uyuklamak üzere bir mağaraya girdiler. Ama dağdan kopan bir kaya mağaranın ağzını kapattı. Bunun üstüne birbirlerine:

- Yaptığınız iyilikleri anlatarak Allah’a dua etmekten diğer sizi bu kayadan hiçbir şey kurtaramaz, dediler.

İçlerinden biri söze başlayarak:

- Allahım! Benim fazla ihtiyar bir annemle babam vardı. Onlar yemeklerini yemeden çoluk çocuğuma ve hizmetçilerime bir şey yedirip içirmezdim. Bir gün hayvanlara yem bulmak üzere evden ayrıldım; onlar uyumadan önce de dönemedim. Eve gelir gelmez hayvanları sağıp sütlerini annemle babama götürdüğümde, baktım ama ikisi de uyumuş. Onları uyandırmak istemediğim gibi, onlardan önce konut halkının ve hizmetkârların bir şey yiyip içmesini de uygun görmedim. güğüm elimde şafak atana değin uyanmalarını bekledim. Çocuklar etrafımda açlıktan sızlanıp duruyorlardı. Nihayet uyanıp sütlerini içtiler.

Rabbim! Ola Ki ben bunu senin rızânı için yapmışsam, şu kaya sıkıntısını başımızdan al! diye yalvardı. Kaya birazcık aralandı; ama Kaynak: www.islamveihsan.com URL: https://www.islamveihsan.com/ihlas-ve-niyet-ile-ilgili-ayet-ve-hadisler.html

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.