İmsak Vakti Ne Zamandır?
banner121

Yetimleri, yoksulları, kimsesizleri ve gereklilik sahiplerini koruyup gözetmenin, onlara sahip çıkmanın fazileti ve önemi ile ilgili ayet ve hadisler nelerdir? Hadislerin açıklamaları ve hadislerden çıkarılan dersler nelerdir?

Yetimleri, kız çocuklarını, cılız, fakir ve gönlü kırık kimseleri güzel tutmak, onlara iyilik edip şefkat göstermek, kendilerine iddiasız davranıp kol kanat germenin fazileti ve önemi ile ilgili ayet ve hadisler…

YETİMLERİ VE YOKSULLARI, KİMSESİZLERİ KORUMAK İLE İLGİLİ AYET VE HADİSLER

“Mü’minlere kol kanat ger.”  Hicr sûresi (15), 88

Allah Teâlâ mü’min kullarını Resûlullah Efendimiz’e emanet ederek onlara karşı gösterişsiz davranmasını, yardıma ve himâyeye yoksul olanlarını himaye etmesini nasihat buyuruyor. Bu sadece Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’e yok, onun şahsında bütün mü’minlere üretilmiş bir tavsiyedir. Zira Yüce Rabbimiz mü’minleri birbirine kardeş yapmış, birbirinin derdiyle ilgilenmelerini, birbirinin yarasına merhem olmalarını ve kardeşlerinin sıkıntılarını gidermelerini emretmiştir.

Şu hâlde mü’minler kardeş olduklarını katiyen unutmayacak, birbirlerine kaba davranmayacak, kendilerini öteki kardeşlerinden üstün görmeyecek, onları küçümsemeyecek, onlara kardeşim diye bakacak, onlardan bir kabalık görünce hemen yüz çevirmeyecek, herkesin mükemmel olmayacağını düşünerek anlayışlı davranmaya gayret edeceklerdir.

“Sabahleyin akşam Rablerine dua ederek onun rızasını kazanmaya çalışanlarla beraber sıkıntılara karşısında dayan. Dünya hayatının süslerine kapılıp da gözlerini onlardan ayırma.” Kehf sûresi (18), 28

Peygamber Efendimiz’in fakir ve öksüz müslümanlarla beraber oturup kalkması, Mekke’nin kendini beğenmiş zenginlerinin canını sıkıyordu. Onlara tarafından fakirler bambaşka bir sınıftı ve ama kendilerine eşit olanlarla beraber oturup kalkabilirlerdi. Bazı konuları yine görüşürüz Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem’in yanında geldiklerinde bir takım kölelerin ve fakir müslümanların, en azından kendileri gidene kadar dışarı çıkmalarını istediler. Bunun üstüne bu âyet-i kerîme nâzil oldu. Allah Teâlâ Resûl-i Ekrem’ine hitâben sen o adamların dediklerine bakma. Sabahtan akşam sadece Rablerinin rızâsını kazanmak için ibadet edip duran o yoksul ama cana yakın müslümanları, kâfirlerin sözüne bakarak yanından kovma. Allah’ın kendilerinden râzı olduğu halk müziği bu yoksul ve kimsesiz mü’minlerdir. Sen hep onlarla birlikte olmaya bak. Malına, mülküne güvenip şımaran o adamları kazanmak pahasına da olsa, yoksul müslümanları gücendirme, buyurdu.

Demekki Allah katında kayda değer olan, iman doymuş bir gönüldür. İman batmış bir gönülden daha kıymetli bir şey yoktur. Fakir bir mü’min, dünyaya sahip bir kâfirden ölçülemeyecek kadar değerlidir.

“Yetimi sakın üzme, senden bir şey isteyeni azar!”  Duhâ sûresi (93), 9-10

Bu iki âyet-i kerîmede, yeniden Peygamber Efendimiz’in şahsında mü’minlere iki devir verilmektedir.

Birincisi yetime iyi davranmaktır. Allah Teâlâ Resûlullah Efendimiz’e, sen de bir zamanlar yetimdin. Ben seni koruyup gözettim. Ben seni nasıl himâye etmişsem, sen de öteki babasız kullarıma sahip çık; onların derdiyle ilgilen; sıkıntılarını hallet buyurmaktadır. Demekki yetimler bize Allah emânetidir. Onları dertleriyle, üzüntüleriyle başbaşa bırakmayacağız. Koruyup gözeteceğiz. Kendilerine yetimliğin acısını duyurmamaya çalışacağız. Toplum çarkının içinde ezilmelerine göz yummayacağız.

İkinci görevimiz ise bizden bir şey isteyeni kovmamak, gururunu incitip azarlamamaktır. Bizden bir şey isteyen, istediği şeyin bizde bulunduğundan muhakkak olduğu için ister. Bu, para olabilir, bedenî takviye olabilir, ilim ve mahâret olabilir. Belki istenen şey bizde varsa, demekki Ulu Rabbimiz herkese vermediği o imkânı bize lutfetmiştir. Bu ilâhî lutfu Allah’ın kullarından esirgemek, onu bize verene karşısında nankörlük etmek olur. Şu hâlde insan, elindeki imkânları ve ilâhî lutufları, onları isteyeni kırıp incitmeden vermelidir. Veremeyecek durumdaysa, bu ricası tatlı bir dille geri çevirmelidir.

“Dini yalan sayan kimseyi gördün mü? İşte o, öksüzü incitir, yoksulu doyurmak için ön ayak olmaz.” Mâûn sûresi (107), 1-3

Din insanı ayrıca dünyada ayrıca de âhirette mutlu edecek görevleri belirleyen ilâhî buyruktur. İnsanın görevinin Allah’ın emirlerini yapıp yasaklarından kaçmak olduğunu, tüm yaratılmışlara sevgi ve şefkat göstermek gerektiğini ortaya koyar.

İnsan Allah’ın buyruklarını yaptığı ölçüde mutlu olur. Yasaklarından kaçındığı ölçüde ona bağlı olmanın mânevî zevkine erer. İnsanlara iyi davrandıkça, onları kendisinden hoşnut ettikçe, kederli gönülleri sevindirdikçe yaşamanın güzelliğini farkeder.

Dini yalanlayan yâni İslâm’ı tanımayan kimse, gönlünde Allah’a hürmet, insanlara sevgi taşımayan kimsedir. Böyleleri öksüzleri kucaklayıp bağrına basmaz. Tersine onları iter, kakar, hor görür. Yetimleri kırmaktan, ezmekten geri durmaz. Fakirleri ve yoksulları doyurmak, onların ihtiyaçlarını tamir etmek için çaba göstermediği gibi, başkalarının yardım etmesine de ön ayak olmaz.

Demekki dindar olmayan kimsede şefkat ve acıma duyguları körelmiştir. Onların insanî yönleri büyük ölçüde ölmüştür.

HADİSLER

Sabah Akşam Rablerinin Rızasını Dileyenleri Huzurundan Kovma

Sa`d İbni Ebû Vakkâs radıyallahu anh şöyle dedi:

Biz altı kişi Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem ile birlikte oturuyorduk. Bu hâli görebilen müşrikler Peygamber aleyhisselâm’a:

- Şunları yanından def’et! Bize karşısında saygısızlık etmeye kalkmasınlar, dediler.

Orada benden başka Abdullah İbni Mes`ûd, Hüzeyl kabilesinden biri, Bilâl ve adlarını atamak istemediğim iki kişi daha vardı.

Müşriklerin bu teklifi üzerine Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in kalbinden (kendisine kırılmayacağımızdan belirli olduğu için) bizleri oradan uzaklaştırma düşüncesi geçti. Bunun üzerine Allah Teâlâ şu âyeti indirdi:

“Sabahleyin akşam Rablerinin rızâsını dileyerek ona yalvaranları huzurundan kovma!” En`âm sûresi (6), 52. Müslim, Fezâilü’s-sahâbe 46

Hadisi Nasıl Anlamalıyız?

Fakirleri hafife almak ve kendisini onlardan üstün bakmak, görünüşe değerinde veren kolay ve seviyesiz insanların ölçüsüdür. Mekkeli müşrikler, Peygamber Efendimiz’in civarda toplanan ve ona gönülden imân eden fakir müslümanlara daima bu gözle bakmışlardır. Onlarla aynı mecliste bulunmayı bir gurur meselesi yapmışlardır. Karşılarına aldıkları bu birçok kendi köleleri olan yoksul müslümanları, dinlerinden döndürmek için dövüp sövmüşler, ölümle korkutma etmişler, hatta bir kısmını şehit etmişlerdir. Gönüllerini İslâm aşkı ve Resûlullah sevgisi dolduran bu bahtiyar ahali, onların tehdidine kundura bırakmamışlar, her fırsatta Resûl-i Ekrem Efendimiz’in huzuruna gelerek onu derin bir müsamaha ve heyecanla dinlemişlerdir. Peygamber Efendimiz tüm insanlara İslâmiyet’in güzelliğini anlatmak ve müslüman olmadan bahtiyarlığın tadılmayacağını bildirmek istiyordu. Bunun için halkın ayağına gidiyor, saatlerce konuşuyordu. Müslüman olmalarını fazla istediği bazı hatırlı müşrikler vardı. Onların kendisiyle karşılaşmak istemeleri Resûlullah Efendimiz’in hoşuna gitti. Onlar gelip de:

- Seninle konuşmamızı ve daha sonra da dinine girmemizi istiyorsan, biz yanına geldiğimizde bu değersiz adamları kov, deyince, Resûlullah bu teklifi hiç hesapsızca reddetti.

Rivayete kadar o süre müşrikler daha yumuşak bir teklifle geldiler:

- Bâri biz yanında gelince, bunlar kalkıp gitsin, dediler.

Bu adamları kazanması hâlinde dinin daha fazla güçleneceğini hesap eden Peygamber aleyhisselâm şöyle düşündü: Etrafımdaki yoksul müslümanlar, İslâm’a bütün benlikleriyle bağlanmış kimselerdir. Bundan Başka benim kendilerini ne değin sevdiğimi, bu müşrikleri kazanmayı ne değin istediğimi iyi bilirler. Müşriklerin bu yumuşak tekliflerini kabul edersem, müslüman kardeşlerim bana gücenmezler.

Yüz bulunca astarını da isteyen müşrikler, tekliflerini Resûlullah Efendimiz’in kabul ettiğini görünce:

- Öyleyse bu anlaşmayı yazalım ve daima buna uyalım, dediler.

İşte bu olmayacak öneri üstüne âyet-i kerîme nâzil oldu. Allah Teâlâ Nebiyy-i Muhterem’ine şöyle hitâb ediyordu:

“Sabahtan akşam Rablerinin rızasını dileyerek ona yalvaranları huzurundan kovma!” En’âm sûresi (6), 52.

Demekki Allah Teâlâ o tüm benlikleriyle Rablerine bağlanmış olan fakir, yoksul ve köle kullarının gücendirilmesine müsade vermiyordu. Kalblerindeki sarsılmaz iman nedeniyle her biri cihâna layık bu fakir müslümanları gördükçe Resûlullah Efendimiz gülümser ve:

- Merhabâ, kendileri yüzünden Rabbimin beni azarladığı millet, diye gönüllerini alırdı. Allah Resûlü onlarla oturmayı sever, onlardan biri kalkıp gitmedikçe yerinden ayrılmazdı.

İnsanlar ne değin medeniyiz deseler de, asırlar boyu süregelen tür, ırk, renk, cet ve derslik ayırımı bitmiyor. İslâm’ın on beş yüzyıl önce ortaya koyduğu, millet aralarında hiçbir ayırım yapmama, görünüşe değil gönle bakma ölçüsü ne kadar insânî, ve ne dek asîl değil mi?

Hadislerden Çıkarmamız Gereken Dersler İslâmiyet’e ilk gönül verenler, köleler ve fakir kimselerdir. İyi insanların gönlünü hoş yakalamak ve onları asla gücendirmemek gerekir. Zira onları üzen, Allah Teâlâ’yı gücendirmiş olur. İnsanlara malları ve makamları nedeniyle değil, Allah’a yakınlık ölçüsü olan dindarlıkları nedeniyle hürmet gösterilmelidir. İslâmiyet insanları Allah huzurunda eşit saymıştır. Din öğretiminde, ibadet sırasında ayırıma gitmemiştir.

Eğer Onları Gücendirdiysen, Rabbini De Gücendirdin

Bey`atü’r-rıdvân’a katılan sahâbilerden Ebû Hübeyre Âiz İbni Amr el-Müzenî radıyallahu anh’den rivayet edildiğine tarafından birgün Ebû Süfyân, arasında Selmân-ı Fârisî, Suheyb-i Rûmî ve Bilâl-i Habeşî’nin de bulunduğu bir gurup müslümanın yanından geçti. Onu görebilen bu müslümanlar:

- Allah’ın kılıcı Allah düşmanını haklamadı, dediler.

Bunu duyan Ebû Bekir radıyallahu anh:

- Bu sözü Kureyş’in büyüğüne ve efendisine mi söylüyorsunuz? dedi. Sonradan da Peygamber aleyhisselâm’ın yanına gelerek bu olayı anlattı.

O süre Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem:

- “Ebû Bekir! Bu sözünle belki de onları gücendirdin. Eğer onları gücendirdiysen, Rabbini de gücendirdin demektir”, buyurdu.

Hz. Ebû Bekir anında o yoksul müslümanların yanına gelerek:

- Kardeşlerim! Yahut sizleri gücendirdim mi? diye sordu.

Onlar:

- Hayır sana gücenmedik. Allah seni bağışlasın, kardeş! dediler.  Müslim, Fezâilü’s-sahâbe 170

Hadisi Nasıl Anlamalıyız?

Hadisimizin râvisi Ebû Hübeyre, hicretin 6. yılında Hudeybiye mevkiinde Peygamber Efendimiz’e biat eden sahâbîlerden biridir. Bu mübarek insanlara Bey`atü’rrıdvân ehli adı verilir.

Ebû Hübeyre’nin anlattığı bu olayda sözü edilen üç sahâbînin üçü de köleydi. Bunlardan Selmân-ı Fârisî, İran’ın Râmhürmüz kasabasından olup, memleketinde mecûsî idi. Ateşe tapardı. Sonra hıristiyan oldu. Hizmetinde bulunduğu papaz, ona yakında Son Peygamber’in geleceğini haber vermişti. Selmân serbest olduğu halde esir edilip Medineli bir yahudiye satılmıştı. Peygamber Efendimiz Medine’ye hicret edince, Selmân onun gerçekten Peygamber olduğunu anlayarak müslüman oldu. Resûl-i Ekrem Efendimiz’in sevgi ve takdirini kazandığı için Efendimiz “Selmân Ehl-i beyt’tendir” buyurdu.

İkincisi Suheyb-i Rûmî idi. Arap asıllı olduğu hâlde hemen şimdi çocukken Rum’ların yaptığı bir baskında esir edilmiş, daha sonra Araplara satılmıştı. İlk müslümanlardan olduğu için kâfirlerden o kadar çok eziyet görmüştü. Peygamber Efendimiz ashâbına, bir anne yavrusunu nasıl severse, onu öyle sevmelerini öğüt etmişti.

Üçüncü sahâbî ise Habeşistan asıllı olduğu için Bilâl-i Habeşî diye şöhret bulmuştu. Bilâl, köle olduğu yıllarda kâfirlerin çeşitli işkencelerine uğramış, ama dininden katiyen vazgeçmemişti. Resûl-i Ekrem Efendimiz ona İslâm’ın birincil müezzini olma şerefini vermişti.

Bu olayın geçtiği günlerde Mekkeli müşriklerle Hudeybiye anlaşması yeni yapılmıştı. Bu anlaşmanın getirdiği bazı haklar nedeniyle Ebû Süfyân elini kolunu sallayarak Medine’ye gelip gidebiliyordu. Bu üç büyük çilekeş sahâbî, bir zamanlar kendilerine ve öteki fakir müslümanlara gaddarlık eden kâfirlerden biri olan ve müslümanlara karşı yapılan çoğu savaşı yöneten Ebû Süfyân’ı karşılarında görünce dayanamadılar:

- Allah’ın kılıçları, Allah’ın düşmanını haklamadı, dediler.

Orada yer alan Hz. Ebû Bekir, Ebû Süfyân’ı İslâm’a meylettirmek düşüncesiyle bu yoksul, lakin gönlü zengin müslümanlara:

- Bu sözü Kureyş’in büyüğüne ve efendisine mi söylüyorsunuz? dedi.

Daha Sonra da olup biteni Resûl-i Ekrem Efendimiz’e anlattı.

Gönüller Sultanı Efendimiz, bir önceki hadisin açıklamasında belirtildiği üzere, yoksul müslümanları gücendirmenin kendisine neye mâlolduğunu düşünerek sevgili arkadaşını uyardı:

- “Ebû Bekir! Bu sözünle şayet de onları gücendirdin. Eğer onları gücendirdiysen, Rabbini de gücendirdin demektir”, buyurdu.

Cenâb-ı Hakk’ı gücendirmek fâciaların en büyüğü olduğu için Hz. Ebû Bekir bu üç fakir müslümanın yanında koştu:

- Kardeşlerim! Yahut sizleri gücendirdim mi? diye özür dileyen bir sesle sordu.

Hz. Ebû Bekir’i tanıyan bu gani gönüllü yoksullar:

- Hayır sana gücenmedik. Allah seni bağışlasın, kardeş! dediler.

Allah’a ve O’nun dinine doğrusu gönül vermiş ve bu suretle Allah dostu olmuş kimselere karşı son derecede kurnaz bulunmak ve onları katiyen incitmemek gerekir. Cenâb-ı Mevlâ’nın sevgili Peygamber’ine, onun da sevgili dostuna yaptığı bu uyarılar, gerçekten bizim bu konularda itinalı olmamız için yapılmış birer îkaz ve ihtardır.

Kimin ne olduğunu Allah bilir. Lakin gönlü kırıkların Allah’a daha yakın ve O’nun ulu katında hatırlı kişiler oldukları laf götürmez. Onları hoşnut etmek ve gönüllerini galip gelmek, gerçekten Allah Teâlâ’yı hoşuna gitmek ve rızasını kazanmaya yol seslenmek demektir.

Hadislerden Çıkarmamız Gereken Dersler Fakir ve kimsesiz müslümanlara iyi davranmalı ve onları gücendirmemelidir. Müslümanlar din kardeşlerinin iyi niyetle söylediği sözlere gücenmemeli, gücense bile onları güzel görüp bağışlamalıdır. Selmân, Suheyb ve Bilâl çok değerli sahâbîlerdir.

Ben Ve Yetimi Himaye Eden Cennete Beraber Olacağız

Sehl İbni Sa`d radıyallahu anh’den söylenti edildiğine kadar Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:

“Ben ve yetimi himâye eden kimse cennette şöylece beraber bulunacağız” buyurdu ve sinyâl parmağıyla orta parmağını, aralarını azıcık aralayarak, gösterdi.

Buhârî, Talâk 25, Edeb 24. Hem bk. Ebû Dâvûd, Edeb 123; Tirmizî, Birr 14

Hadîs-i şerîf bir sonraki hadisle birlikte açıklanacaktır.

Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Kendi yetimini ya da başkasına ait bir yetimi himâye eden kimseyle ben, cennette şöyle yanyana bulunacağız.”

Hadisin râvisi Mâlik İbni Enes, -Peygamber aleyhisselâm’ın yaptığı gibi- işaret parmağıyla orta parmağını gösterdi. Müslim, Zühd 42

Hadisi Nasıl Anlamalıyız?

Ergenlik çağına gelmeden önce babasını kaybetmiş çocuğa babasız deriz. Hadîs-i şerîf yetimleri, soy itibariyle yakınlık bakımından, insanın kendi yetimleri ve başkasına ait yetimler diye ikiye ayırmaktadır. Bir kimsenin kendi yetimleri: torunu, erkek ya da kız kardeşinin çocuğu, öz veya üvey kardeşi, oğulluğu veya kocası ölen bir hanıma göre geride kalan çocukları, yahut bu neviden yakınlarıdır.

Babasız bir yavrunun babadan anadan kalma malı bulunabilir. O takdirde bu yavru erginlik çağına girene dek kendisine sahip çıkmak, malının yok olup gitmesine meydan vermemek onu himâye etmek olur. Belki malı yahut, onun himâyesi, babasının yokluğunu aratmamaya çalışmakla muhtemel olur. Her toplumda olduğu gibi bizde de hadsiz hesapsız babasız vardır. Nice yetimler, ellerinden tutacak, kendilerini hayatın şiddet ve katı şartlarına alıştıracak rehberleri olmadığı için ezilmişler, itilip kakılmışlar ve âdeta fena insan olmaya zorlanmışlardır.

Bu yavrulara sahip çıkanlar, toplumun bir açığını kapamış, bir yarasını sarmış olurlar. Kısacası, insan olmanın sorumluluğunu duymuş olurlar. Hayatın kahredici çarkının bir insanı ezmesine göz yummayanlar, emsâlsiz bir insânî zevki tadarlar. Ayrıca şu hadîs-i şerîfin vâdettiği hesapsız mükâfatı kazanırlar:

“Bir kimse sırf Allah rızası için bir yetimin başını okşarsa, elinin dokunduğu her saç teline karşılık ona sevap vardır” (Ahmed İbni Hanbel, Müsned, V, 250).

Her saç teline karşılık bir sevap, ne büyük mükâfattır...

Şu hâlde yüreğinden kopup gelen derin bir şefkat duygusuyla bir yetimi kucaklayıp bağrına basan, yanaklarına öpücükler konduran, ona yalnızlığını ve yetimliğini unutturmaya çalışan bir kimse, ilâhî rahmet sağanağı altında yıkanmış ve günahlarından temizlenmiş olmaktadır.

Bir yetim gülüyorsa, başına şefkat eli değdiği içindir. Bir yetim gülüyorsa, bütün bir toplum gülüyor demektir.

Şu hadîs-i şerîf de bu gerçeği pekiştirmektedir:

“Bir kimse, müslümanların aralarında bulunan bir yetimi alarak yedirip içirmek üzere evine götürürse, affedilmeyecek bir suç işlemediği takdirde, Allah Teâlâ onu mutlaka cennete koyar” (Tirmizî, Birr 14).

Affedilmeyecek kabahat ifadesi, hâtıra iki büyük günahı getirmektedir:

Biri Allah’a şirk koşmak yâni Allah’dan başka bir ilâhın varlığını benimsemek, diğeri de kul hakkı yedikten sonra onu helâl ettirmemektir.

Cennet’e girebilmek, şüphesiz büyük bir saâdettir. Ondan da üstünü, Cennet’te Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem’e komşu olabilmektir. Cennet’i yaratan ve oradaki üstün mevkileri bir takım iyilikleri yapanlara ayıran Allah Teâlâ, sevgili Resûlü’ne komşu olma bahtiyarlığını, yetimleri koruyanlara lutfetmiştir.  Ne mutlu o bahtiyarlara!..

Hadislerden Çıkarmamız Gereken Dersler Cennette en üstün mevki, Hz. Peygamber’e komşu olabilmektir. Bu üstün mevkii kazanmanın bir yolu, yetimi himâye etmektir. Kendisinin ya da başkalarının yetimlerini koruyanlar, Allah Teâlâ’yı memnun ederler.

Asıl Fakir Fakir Olduğu Halde Dilenmeyendir

Yine Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine kadar Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Bir iki hurma ya da bir iki lokmayla savuşturulan kimse fakir değildir. Belli Başlı fakir, muhtaç olduğu hâlde dilenmeyen kimsedir.”

Buhârî, Tefsîru sûre (2), 48; Müslim, Zekât 102. Hem bk. Ebû Dâvûd, Zekât 24; Nesâî, Zekât 76

Sahîh-i Buhârî ve Sahîh-i Müslim’deki öteki bir rivayete göre ise Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Kapı kapı dolaşıp bir iki lokma, bir iki hurma ile savuşturulan kimse yoksul değildir. Belli Başlı yoksul, kendisine yetecek malı bulunmayan, fakir olduğu bilinip de kendisine sadaka verilmeyen ve kimseden bir şey dilenmeyen kimsedir.”

Buhârî, Zekât 53; Müslim, Zekât 101. Hem bk. Nesâî, Zekât 76

Hadisi Nasıl Anlamalıyız?

Yoksul sözü Kur’ân-ı Kerîm’de ve hadîs-i şerîflerde miskin kelimesiyle açıklama edilir. En yaygın tarife tarafından yoksul, gıda bir şeyi bulunmayan, hergün karnını güçlükle doyuran kimsedir. Bir tedarik yiyeceği olan kimse yoksulluktan çıkmakta, ona yoksul denmektedir. Peygamber Efendimiz’in tasvir ettiği fakir, bir sonraki övünde karnını doyuracak bir şeyi olmasa bile, haysiyetinden fedakârlık yapmaz; kimseye el açıp dilenmez.

İşte Peygamber Efendimiz’in kendilerine sahip çıkmamızı istediği kimseler bunlardır. Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem bunların hazine gibi gizli olduğuna, kendilerini kimseye göstermediklerine işaret ederek onların aranıp bulunmasını tavsiye etmektedir.

Onları nasıl bulacağımıza şu âyet-i kerîme ışık tutmaktadır:

“Sadakalar, kendilerini Allah yoluna adayan fakirler içindir. Bunlar yeryüzünde dolaşmazlar. Hâllerini bilmeyen biri, namus ve hayâlarından nedeniyle onları zengin zanneder. Sen onları yüzlerine bakınca tanırsın. Onlar yüzsüzlük edip insanlardan bir şey istemezler” Bakara sûresi (2), 273.

İnsanı yaratan Ulu Mevlâ, kulları aralarında böyle fazilet âbidelerinin bulunduğunu haber vermektedir. Önemli olan onları arayıp bulmaktır. Şayet lüks muhitlere çekilerek kendimizi fakir ve yoksullardan tamamen koparmamışsak, başımızı sağa sola çevirdiğimizde onlardan birkaçının yaşadığı yeri görmek ya da kendilerini tanıyanlardan adreslerini öğrenmek kuvvet olmayacaktır.

Ertesi gün yiyeceği bir şeyi bulunmayan yoksullar o kadar az olabilir. Bizim görevimiz sadece onları yok, kazandığı para aile fertlerini geçindirmeyen, aynı zamanda hâlini kimseye açmayan kimseleri de bulmak ve dertlerine derman olmaktır. İşinden kazandığı para geçimini sağlamayan kimseler, geçirdiği bir kaza sonucu sanatını yapamayacak hâle düşenler ve daha başka sıkıntılar içinde yaşayanlar o kadar çoktur. Hele bundan başka iş bulamayan ve bu yüzden rûhî depresyon geçiren insanları hesap edecek olursak, toplumda bizlerden yardım bekleyenlerin ne dek çok olduğunu görürüz.

Dilenciliği iş hâline getiren bazı kimselerin ağırkanlı olmadığı, onların himâye edilmesinin gerekmediği görülmektedir. Onlar arsız olmaları sebebiyle, kıyamet gününde suratlarında bir tutam bile et kalmayacak kimselerdir. Bu dilenciler, Peygamber Efendimiz’in tâbiriyle, kendi elleriyle kendi suratlarını tırmalayan kimselerdir. Sırf servet biriktirmek için halktan bir şeyler isteyip dilenenler, âhirette kendilerini yakacak kor ateşi toplamakla meşgul olanlardır.

530 numaralı hadîs-i şerîfte göreceğimiz üzere, Peygamber Efendimiz’in kendilerine “kimseden bir şey istemeyin” diye öğüt ettiği o kadar sahâbîler vardı ama, bineklerinin üstünde giderken kamçıları yere düşerdi de, yayalara ait gidenlerden onu istemezler, aşağıya atlayıp kamçılarını kendileri alırlardı. Zira insanlardan bir şey istemek ve hele bunu alışılmışlık hâline getirmek fena bir şeydir. “Dünyaya gönül bağlama ama, Allah seni sevsin. İnsanların eline bakma ama, insanlar seni sevsin” (İbni Mâce, Zühd 1) buyuran Peygamber Efendimiz, mecbur kalmadan dilenmenin, kısacası insanlardan bir şey istemenin müslümana yakışmadığını açıklama buyurmaktadır.

537 numaralı hadiste, kimlerin insanlardan maddî destek isteyebileceği görülecek, bu hadis de 538 numarayla tekrar gelecektir.

Hadislerden Çıkarmamız Gereken Dersler Dilenmeyi alışılmışlık hâline getiren kimseleri himâye etmek o kadar manâlı değildir. Çünkü onlar aç kalmazlar. Kimseden bir şey istemeyen iffetli yoksulları arayıp bulmalı, dertlerine deva olmalıdır. Geçimini Sağlama sıkıntısı çeken kimseleri, yüz suyu dökmeye zoraki etmeden gözetip kollamalıdır.

Cihad Etmiş Gibi Sevap Kazandıran Amel

Yeniden Ebû Hüreyre radıyallahu anh’dan rivayet edildiğine kadar Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Kocasız kadınlarla, yoksulların işlerine yardım eden kimse, Allah yolunda cihâd etmiş gibi sevap kazanır.”

Râvi diyor fakat, hatta Hz. Peygamber’in:

“O kimse tıpatıp geceleri durmadan namaz kılan, gündüzleri hiç ara vermeden oruç tutan kimse gibidir” buyurduğunu da sanıyorum.

Buhârî, Nafakât 1, Edeb 25, 26; Müslim, Zühd 41. Hem bk. Tirmizî, Birr 44; Nesâî, Zekât, 78; İbni Mâce, Ticârât 1

Hadisi Nasıl Anlamalıyız?

Yaşam bir imtihandan ibarettir. Ne gariptir ama, bu imtihanda soruların en çetini az sevilene değil, fazla sevilene sorulmaktadır. İnsanı yoran, bunaltan, terleten bu ağır imtihanlar kâh bize, yakınlarımıza, benzeyen ve dostumuza, bazan da tanımadıklarımıza rastlamaktadır. İşin bize garip gelen bir yanı da şudur: Kulunu imtihana tâbi tutan Yüce Mevlâ, ona dayanmasını, sabretmesini öğüt ederken, seyirci durumundaki kimselere de, onu yalnız bırakmamalarını, tasa ve sıkıntılarına karşılıklı olmalarını öğüt etmektedir.

Hadîs-i şerîfimizde sınav edilen kullardan yalnızca ikisi, kocasız kadınlarla yoksullar ele alınmaktadır.

Kocasız kadınlar ifadesinin içine, kocası öldüğü için dul kalan kadınlarla, evlenmemiş kızlar girer. Bu iki gurubun içinde hiç problemi olmayanlar bulunduğu gibi, hayatın acı darbesini yiyen, bir de bu darbeyi hafifletecek maddî imkâna sahip olmayan kimseler de vardır. İşte bu savunmasız durumdaki kimseler, diğer insanların ilgisine ve yardımına muhtaçdır. Bizden bu alaka ve yardımı isteyen, yukarıda göze çarpan edildiği gibi, herşeyin idaresi elinde olan Kudretli Rabbimizdir.

İnsanların derdini, ancak bezginlik çekenler anlayabilir. Hayatta başı ağrımayan zavallılar, değil yardıma muhtaçları, kendilerini bile anlayamazlar.

Bir akrabamızın, komşumuzun, tanıdığımız veya tanımadığımız birinin hayatta yalnız kalan hanımı, hele diğer taraftan çocukları varsa, acaba onlar ne sıkıntılar çekmektedir? Ne gibi zorluklara göğüs germektedir? Hayatta yalnız kalmış bazı kadınlar için parası olmak bile yetmez. Hatta onların etrafta “paralı kadın” diye bilinmeleri problem doğurabilir. İnsanın odun kömür parası olabilir. Ama odunu kömürü alıp eve getirmek, evin sağını solunu tâmir ettirip boyatmak, yine insanla ve tanıdıkların yardımıyla yapılabilecek işlerdir. Bazan yok bir kadının, zinde kaslı erkeklerin bile yapmakta zorlandığı işler vardır. Etrafımızda, tanıdıklarımızın arasında bulunan yardıma muhtaç yalnız kadınlara el uzatırsak, toplumun kanayan bir yarasına merhem oluruz. Onların iffet ve namuslarını koruruz.

Peygamber Efendimiz dul ve yaşlı kadınlarla fakirlerin ihtiyaçlarını karşılamak için özel bir çaba gösterirdi. Zaten o, hayatı baştan başa gönlü kırıkların yanına oldu. Onlarla ağladı, onlarla güldü. Allah’ın rızasının böyle kimselerin yanına olduğunu bildiği için, onlara muavin olanların Allah yolunda cihâd etmiş gibi sevap kazanacaklarını söyledi. Zira Allah yolunda cihâd edebilmek için sabırlı ve dirençli elde etmek, nefsin ve şeytanın caydırıcı tavırlarına direnmek nasıl gerekli ise, kocasız kadınlarla yoksullara sürekli surette yardım edebilmek için de böylece dayanıklı ve kararlı olmak gerekir.

Hadislerden Çıkarmamız Gereken Dersler Dul ve evlenmemiş kadınlarla yoksul ve fakirlere yardımcı kimse, Allah yolunda cihad etmiş gibi sevap kazanır. Böyle fedakâr bir mü’min geceleri aralıksız olarak namaz kılmış, gündüzleri ara vermeden oruç tutmuş sayılır. Cılız ve korunmaya muhtaç kimselerin yardımına koşmak, Allah’ın rızasını kazanmayı sağlar.

Yemekleri En Fenası

Yine Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den söylenti edildiğine göre Peygamber aleyhisselâm şöyle buyurdu:

“Yemeklerin en fenası, eğlence edildiği süre gelecek olan kimselerin çağırılmadığı, gelmeye öyle arzulu olmayanların dâvet edildiği düğün yemekleridir. (Canı istemediği için) dâvete gitmeyen kimse, Allah’a ve Resûlü’ne karşı gelmiş sayılır.”  Müslim, Nikâh 110. Keza bk. Ebû Dâvûd, Et`ime 1

Sahîh-i Buhârî ve Sahîh-i Müslim’de Ebû Hüreyre’nin şöyle dediği söylenti olunmuştur:

“Zenginlerin dâvet edilip fakirlerin çağırılmadığı nikah yemeği ne kötü bir yemektir.”

Buhârî, Nikâh 72; Müslim, Nikâh 107. Keza bk. İbni Mâce, Nikâh 25

Hadisi Nasıl Anlamalıyız?

Peygamber Efendimiz dâvete gitmeye büyük yük verirdi. Muhtelif hadislerinde “Biriniz dâvete çağırılınca hemencecik gitsin” buyurmuştur. Yukarıda zikredilen hadislerin geçtiği yerlere bakıldığında, bu konuda o kadar çok hadis görülür.

Düğün yemeğine öyle siklet veren Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem, her evlendiğinde mutlaka düğün yemeği vermiş, ashâbını da “bir koyun kesmek suretiyle de olsa” düğün yemeği vermeye özendirme etmiştir. Varlıklı fakir ayırımı yapılmaksızın tanıdıkların bu yemeğe dâvet edilmesini emretmiştir. Düğün yemeklerine mutlaka gidilmesini nasihat etmekle kalmayan Resûl-i Ekrem Efendimiz, hiçbir özrü bulunmadan, sırf canı istemediği için bu yemeğe katılmayan kimselerin Allah’a ve Resûlü’ne karşı gelmiş sayılacağını belirtmiştir. Demek fakat mü’minlerin düğün yemeği vermelerini ve bu yemeğe mutlaka katılmalarını özlem eden sadece Peygamber Efendimiz değildir; bunu Allah Teâlâ da istemektedir. Mesele bu değin önemli olduğu için Resûlullah Efendimiz oruçlu olanların bile dâvete katılmalarını, yemeseler bile dua edip dönmelerini istemiştir (Müslim, Nikâh 106.)

Dâvete gidilmesi neden bu kadar önemlidir?

Bunun en hissetme cevabı şudur: Allah Teâlâ kullarının bir araya gelmesini, birbiriyle kaynaşmasını dilemektedir. Namazların, bayramların, en büyük beraberlik olan haccın hikmeti budur. İnanan gönüller bir araya gelince, cemâat rûhu gelişince, mü’minler birbiriyle kaynaşınca ve bu nedenle birlik ve birliktelik ideali gerçekleşince, işte o zaman müslümanlar en üstün olacaklardır. Zira en üstün olmaya lâyık onlardır.

Düğünler, düğün yapan kimselerin azami sevindiği günlerdir. Mü’minler birbirlerinin acılarına karşılıklı oldukları gibi, sevinçlerine de müşterek olmalıdır. Mutluluk ve kederlerin birlikte paylaşılması, sevinci artırır, kederi azaltır. Netice itibariyle mü’minlerin birbirilerine gösterdikleri bu ilgi, onları daha pozitif kaynaştırır.

İnsanların kaynaşmasını sağlayan dâvetler, bu özelliklerini kaybedince güzelliklerini de kaybederler. Nikah yemeklerine hatırlı ahali, varlıklı kimseler dâvet edilip fakirler çağırılmayınca, gönül koymalar, incinip kırılmalar, hatta ikilik ve guruplaşmalar başlar. Neticede istenen ve özlenen birlik ve birliktelik kaybolur.

Burada hatırlatılması gereken bir husus da şudur:

Günümüzde yapılan bazı düğünler İslâmî örf ve geleneklerimize uymamaktadır. Haram içkilerin içildiği, insanların gayr-i meşrû şekilde eğlendiği bir düğüne gitmemek ve gerektiğinde neden gidilmediğini söylemek gerekir. Bizi dâvet eden kimsenin geleneklerimize uymayan düğününe katılmadık diye biz ezileceğimize, yaptığı yanlışı düşünerek o üzülsün...

Hadislerden Çıkarmamız Gereken Dersler Yemek Yemek dâvetlerine, bilhassa de nikah yemeği dâvetlerine yeralma gerekir. Meşrû mâzereti olmadan düğün yemeğine gitmeyen kimse, Allah’ın ve Resûlü’nün tavsiyesine uymamış olur. Dâvetlere yalnızca zengin ve hatırlı kimseleri çağırıp fakirleri çağırmamak dinimizin uygun görmediği bir davranıştır. Fakir ve yoksullar daima korunup gözetilmelidir.

Peygamberimizin (s.a.v) Müjdesi

Enes İbni Mâlik radıyallahu anh’den söylenti edildiğine tarafından Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Her kim iki kız çocuğunu reşitlik çağına gelinceye dek büyütüp terbiye ederse, kıyamet günü o kimseyle ben şöyle yanyana bulunacağız” buyurdu ve parmaklarını bitiştirdi.

Müslim, Birr 149. Ayrıca bk. Tirmizî, Birr 13

Hadisi Nasıl Anlamalıyız?

Çocuk, insana Allah’ın bir emanetidir. Onları himâye edip büyütmek yetişkinlerin vazifesidir. Çocukları hayata planlamak, yıllardan beri devamlı bir sabrı gerekli kılar. Kızları büyütüp geliştirmek daha fazla bir uyarı ve îtina ister.

Çocuğu himâye edip geliştirmek iki şekilde olur. Biri maddî ihtiyaçlarını ihtiyacı karşılamak, diğeri onu mânevî bakımdan besleyip iyi bir terbiye almasını sağlamaktır.

Kız çocuklarının himâyesi, onların içten ve namuslu bir kişiyle bir yuva kurmasını sağlayıncaya değin devam eder. Hatta Resûlullah Efendimiz’in dikkat çekici buyurduğuna göre bu himâye daha sonraları da devam eder. Acınacak Şey Pınarı Efendimiz şöyle buyuruyor:

“Her kim üç kız çocuğunu himâye edip büyütür, uygunca edep eder, evlendirir ve onlara lutuf ve iyiliklerini devam ettirirse, o kimse cennetliktir” (Ebû Dâvûd, Edeb 121; Ahmed İbni Hanbel, Müsned, III, 97).

Yetiştirilmesi öğüt buyurulan kız çocukları insanın kendi çocuğu olabileceği gibi, kız kardeşleri, daha sonra evlendiği eşinin çocukları, hatta başkalarının himâyeye muhtaç çocukları olabilir. Bu konuda yakın olma ya da mesafe kayda değer değildir. 265 numaralı hadîs-i şerîfte Resûl-i Ekrem Efendimiz’in “Kendi yetimini ya da başkasına ait bir yetimi himâye eden kimseyle ben, cennette şöyle yanyana bulunacağız” buyurduğu görülmüştü. Aşağıdaki hadiste de benzer konu bir başka açıdan ele alınacaktır.

Hadislerden Çıkarmamız Gereken Dersler Kız çocuklarını yetiştirip hayata sıralamak Allah’ı ve Resûlullah’ı memnun eden bir davranıştır. Kızlarının İslâm esaslarına göre büyütülmesini ve eğitilmesini sağlayan anne babalar, âhirette Resûl-i Ekrem Efendimiz’e komşu olacaklardır. Ne mutlu onlara!..

Cehennem Ateşinden Koruyan Bir Siper

Âişe radıyallahu anhâ şöyle dedi:

Yanına iki kız çocuğu yer alan bir kadın gelerek bir şeyler istedi. Evde bir hurmadan başka bir şey yoktu. Onu çıkarıp kadına verdim. Kendisi hiç tatmadan hurmayı ikiye bölerek çocuklarına verdikten sonradan kalkıp gitti. Bu sırada Peygamber aleyhisselâm yanımıza geldi. Ben bu olup biteni kendisine anlatınca şöyle buyurdu:

“Her kim kız çocukları yüzünden bir sıkıntıya uğrar da onlara iyi bakarsa, bu çocuklar onu cehennem ateşinden koruyan bir siper olurlar.”

Buhârî, Zekât 10, Edeb 18; Müslim, Birr 147. Hem bk. Tirmizî, Birr 13

Bir sonraki hadisle beraber açıklanacaktır.

Âişe radıyallahu anhâ şöyle dedi:

Sırtına iki çocuğunu almış yoksul bir bayan çıkageldi. Ona üç hurma verdim. O da çocuklarına birer hurma verdi; öbür hurmayı yemek için ağzına götürmüştü oysa, çocukları onu da istediler. Kadıncağız yemek istediği bu hurmayı çocuklarına bölüştürdü. Kadının bu tutumuna hayran kaldım ve yaptığını Resûlullah’a anlattım. Şöyle buyurdu:

“Bu şefkati nedeniyle Allah Teâlâ o kadına mutlaka cenneti vermiş (ya da) bu sebeple onu cehennemden âzâd etmiştir.” Müslim, Birr 148

Hadisi Nasıl Anlamalıyız?

Günümüzde bile soğukluğunu hissettiğimiz bir Câhiliye devri âdeti vardır: Kız çocuklarını hafife almak. Bu kaba ve çirkin âdet, Peygamber Efendimiz’in yaşadığı devirde Arabistan’da pek yaygındı. Çöl bedevileri, kız çocuklarının doğumunu büyük bir felâket sayarlardı. Onların ileride fena yollara düşeceği zannıyla üzülür, utanırlardı. Kur’ân-ı Kerîm’in pek hoş tasvir ettiği üzere, bir kızları dünyaya geldiğini öğrenince yüzleri kararır, hiddetlerinden köpürürler, kendilerine verilen bu facia haberinden nedeniyle halktan gizlenmeye çalışırlardı. sonradan da acaba bu kızı, herkesten utanmayı göze alarak büyütüp beslesem mi, yoksa toprağa gömüp ondan kurtulsam mı diye ince bir hesaba girerlerdi bk. Nahl sûresi (16), 58-59. Kızını diri diri gömmeye karar verince de o mâsum yavruyu alıp çöle götürürler, elleriyle kazdıkları bir çukura iterek üstüne yığın istif kum atarlar, sonra da ellerini kollarını sallayarak evlerine dönerlerdi.

İnsanlıkla hiçbir şekilde bağdaşmayan bu âdet bir takım bölgelerde epeyce tabii karşılanırdı. Evlilikten önce oğlan ve kız tarafı bu konuyu gündeme getirir, kız çocuğu doğarsa onu anne mi yoksa baba mı gömecek diye konuşup bir karara bağlarlardı. Şayet çocuğu gömme işini anne üstlenmişse, olayı seyre gelen bir sürü kadının gözü önünde cinayetini işlerdi.

Şükürler olsun İslâmiyet geldi de bu çirkin âdeti yerlebir etti.

Bir önceki hadiste Hz. Âişe’nin kadıncağıza bir hurma, bu hadiste ise üç hurma verdiği görülmektedir. Demekki annemiz, bazan üç ay baştan başa ocağı yanmayan, birçok vakit yiyecek bir şey bulunmayan evinde, önce bir hurma bulup vermiş, daha sonra bir yerlerden iki hurma daha bulup vermiştir. Yoksa bu durum iki kere meydana gelmiştir.

270 numaralı hadîs-i şerîfteki “Her kim kız çocukları yüzünden bir sıkıntıya uğrar da onlara iyi bakarsa” ifadesinde geçen bezginlik sözüyle Peygamber Efendimiz acaba neyi kasdetmiştir?

Bir ailede artı sayıda kız çocuğunun bulunması, onlar için bir sıkıntı ve hoşnutsuzluk sebebi olabilir. Kızların himâyesi, yetiştirilmesi, evlendirilmesi gibi konular bazı ailelerin bütçesini zorlayabilir. Hele o aile kız çocuğunu istemiyorsa, bu tartma daha ağırlaşabilir. İşte bu sebeple Efendimiz kızları büyütüp beslemenin, aile yuvası kurana değin onlara muavin olmanın insanı cehennem azâbından kurtaracağını haber vermiştir.

Kız çocukları yüzünden sıkıntıya uğramanın bir başka şekli de o yavrulardan birinde veya birkaçında maddî veya rûhî bir rahatsızlığın bulunmasıdır. O takdirde bu çocukların bakımı, tedâvisi, korunup gözetilmesi çoğu can sıkıntısı doğurabilir. Bu hâli Cenâb-ı Hakk’ın bir cilvesi, kulunu denemesi kabul ederek sabreden, bu ağır imtihana ayaklanma etmeyen halk -Efendimiz’in buyurduğuna göre- cehennem azâbından kurtulmuş olurlar.

269 numaralı hadiste okuduğumuza göre, olağan ve sağlıklı iki kız çocuğunu büyütüp yetiştiren kimse Resûl-i Ekrem Efendimiz’e komşu olacaktır. Öyleyse yetiştirilmesi problemli olan kız çocuklarını himâye edenler bu bahtiyarlığı daha başta ve daha fazlasıyla elde edeceklerdir.

Acıma ne büyük, ne ulvî bir duygu yâ Rabbî!

Elindeki bir tane hurmayı hiç tatmadan ve kendi açlığına bakmadan yavrularına veren bu annenin şefkati ne ulu, ne asildir değil mi? Ya evindeki üç hurmayı hiç paldır küldür fakire veren Âişe annemizin merhameti!..

Ebedî kurtuluşun merhamet sayesinde olası olacağını açıklama buyuran Efendimiz’in şu hadîs-i şerîfi ne dek düşündürücüdür:

“Acıma edenlere, Cenâb-ı Adalet acıma eder. Siz yeryüzündekilere acınacak şey ediniz ki, göktekiler de size acıma etsin...” (Tirmizî, Birr 16; Ebû Dâvûd, Edeb 58).

Rabbim! Bizim gönlümüzü de acıma duygusuyla yeşert!..

Hadislerden Çıkarmamız Gereken Dersler Kız çocuklarını gözetmek, onlara şefkatli faydalanmak iyi mü’minin özelliğidir. Çocuklara, bilhassa kız çocuklarına beslenen merhamet, insanın cehennemden kurtulup cennete girmesini temin eder. Anneler yavrularına öyle merhametlidir. Allah Teâlâ’nın rahmet sıfatı, en hoş şekilde onların yüreğinde tecelli etmiştir. Gıda bir şeyi bulunmayan kimselerin dilenmesinde sakınca yoktur. Evinde hurmadan diğer gıda bulunmadığı hâlde, onun tamamını fakire veren Hz. Âişe’nin cömertliği ve yoksulu kendine tercih etmesi ne kadar ibret vericidir. Sadakanın azı birçok olmaz. Cümbür Cemaat imkânı nisbetinde destek eder.

Yetim ve Kadının Hakkı

Ebû Şüreyh Huveylid İbni Amr el-Huzâ`î radıyallahu anh’den söylenti edildiğine tarafından Peygamber aleyhisselâm şöyle buyurdu:

“Allahım! İki zayıf kimsenin, yetimle kadının hakkını yemekten herkesi şiddetle sakındırıyorum.”  Nesâî, es-Sünenü’l-kübrâ, ‘İşretü’n-nisâ, 64, (V, 363). Keza bk. İbni Mâce, Edeb 6

Ebû Şüreyh el-Huzâ`î

Huzâa kabilesinden olan Ebû Şüreyh Huveylid İbni Amr, Mekke’nin fethinden önce İslâmiyet’i kabul ederek Medine’ye yerleşti ve Hz. Peygamber’den yirmi hadis söylenti etti. 68 (687) yılında yine Medine’de vefat etti. Hakkında pozitif data yoktur.   Allah ondan râzı olsun.

Hadisi Nasıl Anlamalıyız?

Hz. Peygamber hayatı her tarafında güçsüzün yanına olmuş, himâye edilmesi gerekenlere kol kanat germiştir. Yetimlerin ve kadınların korunup gözetilmesine böylece ağırlık vermiştir.

Yetimler az önce buluğ çağı çağına gelmeden babalarını kaybetmiş yavrular oldukları için, ayrıca kendilerinin ayrıca de mülk varlıklarının korunup gözetilmesi icap etmektedir. Onları himâye etmeyi üstlenen kimselerin, mallarını titizlikle koruması, haklarını hiçbir şekilde yememesi, kimseye de yedirmemesi şarttır.

Kadınlara gelince; Allah Teâlâ onları saygın birer varlık yerine getirmek istemiş ve kendilerine analık özelliği vermiştir. Bu sebeple onların bedenlerini, erkeklere nisbeten daha nârin, ruhlarını daha ince ve alıngan yaratmıştır. Bunun sonucu olarak da maddî bakımdan daha zinde olan erkeklerden kadınları koruyup himâye etmelerini istemiştir.

 Peygamber Efendimiz hadîs-i şerîfte işte bu gerçeğe dikkatimizi çekmektedir. Yetim ile kadına karşı son derecede nâzik ve haklarına saygılı olunması gerektiğini hatırlatmaktadır. Güya bu ifadesiyle Peygamber Efendimiz, yetimlerle kadınlara aleyhinde iyi davranılması gerektiğini insanlara her zaman anlattığını Allah Teâlâ’ya rapor etmektedir.

Hadislerden Çıkarmamız Gereken Dersler Yetimleri ve kadınları incitmekten, haklarını çiğnemekten güçlü olarak kaçınmak gerekir. Allah Teâlâ güçsüzlere sahip çıktığı için, onlara haksızlık edenler karşılarında Allah Teâlâ’yı bulurlar.

"Allah Size Takviye Edip Rızık Veriyorsa..."

Sa`d İbni Ebû Vakkâs’ın oğlu Mus`ab radıyallahu anhümâ şöyle dedi:

(Babam) Sa`d, alt seviyedekilere kadar kendisinin üstün olduğunu düşünürmüş. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuş:

“Allah size takviye edip rızık veriyorsa, bu, aranızdaki zayıflar sâyesinde değil midir?”

Buhârî, Cihâd 76

Mus`ab İbni Sa`d İbni Ebû Vakkâs

Mus`ab tâbiîn neslindendir. Babasından, Hz. Ali’den ve Abdullah İbni Ömer’den hadis öğrenmiş ve pek çok hadis rivayet etmiş güvenilir bir muhaddistir. 103 (721) tarihinde vefat etmiştir.

Allah ondan da, babasından da razı olsun.

Hadîs-i şerîf bir sonraki hadisle beraber açıklanacaktır.

Ebü’d-Derdâ Uveymir radıyallahu anh şöyle dedi:

Ben Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’i şöyle buyururken duydum:

“Fakirleri kollayıp gözetiniz. Aranızdaki zayıflar sâyesinde Allah’dan yardım görüp ve rızıklandığınızdan şüpheniz olmasın.”  Ebû Dâvûd, Cihâd 70. Keza bk. Tirmizî, Cihâd 24; Nesâî, Cihâd 43

Ebü’d-Derdâ Kimdir?

Adı Uveymir İbni Zeyd olmakla beraber Ebü’d-Derdâ künyesiyle tanındı. Bedir Gazvesi esnasında müslüman oldu. İlk zamanlar ticaret yapardı. Lakin ticaretle ibadeti bir arada yürütemeyeceğini anlayınca ticareti bıraktı. Kur’ân-ı Kerîm’i ezberleyerek tamamını Resûl-i Ekrem’in huzurunda okudu. Peygamber Efendimizle birlikte çoğu savaşa katıldı.

Hz. Ebû Bekir devrinde yapılan Yermük harbinde ordu kadısı (kazasker) olarak bulundu. O tarihten itibaren de ordu kadılığı müessesesi başlamış oldu. Hz. Ömer devrinde Şamlılara Hz. Peygamber’in sünnetini ve Kur’ân-ı Kerîm kırâatini öğretmek üzere oraya gidip yerleşti. sonra da Şam kadısı oldu. 28 (649) yılında Kıbrıs’ın fethine katıldı.

Ebü’d-Derdâ zâhidâne bir yaşam yaşardı. Yaptığı her işte Allah’ın rızasını arar, âhiret hesabını gözetir, halkı iyilik ve ibadet etmeye özendirme eder, kendisi de ailesini ihmâl edecek kadar ibadet ederdi. Hz. Peygamber’in onunla kardeş yaptığı Selman-ı Fârisî birgün Ebü’d-Derdâ’yı ziyarete gelmişti. Hanımı Ümmü’d-Derdâ’yı pejmürde bir kılıkta görünce, bunun sebebini sordu. O da:

- Kardeşinin dünyaya baktığı değil. Geceleri namaz kılar, gündüzleri oruç tutar, dedi.

Selmân-ı Fârisî Ebü’d-Derdâ’nın yanında vardı. Ebü’d-Derdâ onun gelişine o kadar sevindi ve kendisine yemek yemek getirdi. Selmân:

- Sen de ye, dedi. Ebü’d-Derdâ:

- Ben oruçluyum, deyince, Selmân:

- Sen yemezsen ben de yemem, dedi ve ona orucunu bozdurdu. Selman o geceyi Ebü’d-Derdâ’nın evinde geçirdi. Gece olunca Ebü’d-Derdâ namaza kalktı. Ama Selman ona engel oldu ve Resûl-i Ekrem’in buyurduğu gibi:

- Vücudunun senin üzerinde hakkı vardır. Rabbinin senin üzerinde hakkı vardır. Ailenin senin üstünde hakkı vardır. Bazan oruç tut, bazan alıkoyma. Namazını kıl, ailenle meşgul ol ve bu nedenle her yargı sahibine hakkını ver, dedi. Sabahleyin vakti yaklaşınca Selmân kalktı, ona da acilen kalkıp namaz kılabileceğini söyledi. Bir tedarik nâfile namaz kıldılar. Daha Sonra da sabahleyin namazını kılmak üzere Mescid-i Nebevî’ye geldiler.

Namazdan daha sonra Ebü’d-Derdâ Hz. Peygamber’e yaklaşarak Selmân-ı Fârisî’nin kendisine yaptıklarını anlattı. O zaman Resûl-i Ekrem Efendimiz:

- Ebü’d-Derdâ! Selmân’ın da dediği gibi, vücudunun senin üzerinde hakkı vardır, buyurdu.

Ebü’d-Derdâ’nın ibadeti, daha çok düşünme ve ibret alma şeklindeydi. “Bir saat dikkate almak, bütün gece namaz kılmaktan hayırlıdır” derdi. Sabahleyin namazını kıldıktan sonra Kur’ân-ı Kerîm’den bir cüz okur, sonradan talebelerini okutmaya başlardı. Dünyaya, dünyalığa layık vermezdi. Kızı Derdâ’ya Yezid İbni Muâviye gibi varlıklı biri tâlip olduğu hâlde kabul etmemiş, onu yoksul bir müslümanla evlendirmişti.

Hz. Peygamber’in kendisi hakkında “ümmetimin hakîmi” dediği söylenti edilen Ebü’d-Derdâ, insanın bildikleriyle amel etmesine büyük yük verirdi.

İlim öğrenmeye o kadar meraklı idi; bu maksatla uzaktan yerlere gitmekten çekinmezdi. Hz. Peygamber’den 179 hadis rivayet etti. Ebü’d-Derdâ 31 (651) ya da 32 (652) yılında Şam’da vefat etti. Allah ondan razı olsun.

Hadisi Nasıl Anlamalıyız?

Bir önceki hadîs-i şerîfte, cennetle müjdelenen on bahtiyardan biri olan Sa`d İbni Ebû Vakkas’la ilgili bir haber okumuştuk. Oğlu Mus`ab’ın söylediğine göre, Hz. Sa`d bir defasında, kendisinin bazı müslümanlara göre daha üstün olduğunu düşünmüştü. Ashâb-ı kirâmın en cesurlarından ve en cömertlerinden biri olması, herhâlde onda böyle bir duygu uyandırmıştı. Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem onun bu düşüncesini öğrenince kendisini hemencecik uyardı:

- Eğer savaşta Allah size takviye ediyorsa, düşmanlarınızı yeniyor ve ganimetler kazanıyorsanız, zenginlerinizin serveti çoğalıyorsa, tüm bunlar sadece sizin yiğitliğiniz ve gayretiniz nedeniyle yok, içinizdeki cılız ve gösterişsiz kimselerin Allah katındaki değeri sebebiyledir, buyurdu. Böylece ashâb-ı kirâm, birçoklarının beğenip tartma vermediği o gösterişsiz, boynu bükük, gönlü kırık insanların Allah katında hatırlı, değerli ve duaları makbûl birer insan olduğunu öğrendi.

Bir defasında Hz. Peygamber bu gerçeği şöyle dile getirdi:

“Allah bu ümmete, aralarındaki zayıfların duası, ibadeti ve ihlâsı sebebiyle takviye etmektedir” (Nesâî, Cihâd 43).

Bu gerçeği şöyle bilmek gerekir: Böylesi insanların gözü ve gönlü dünyaya tok olduğu için, onların duası daha doğru, ibadetleri daha samimidir. Bir savaşta “Allahım! Müslümanları muzaffer eyle!” diye dua ettikleri vakit, Allah Teâlâ onların hatırını kırmaz, dua ve niyazlarını kabul eder.

Onlar yoksulluğu bir fâcia saymaz ve hâllerinden kimseye şikâyet etmezler. İçinde bulundukları durumu, Allah’ın bir takdiri diye benimserler. Fakirlere yardımcı zenginlere Allah Teâlâ’nın daha çok vermesi için dua ederler. Ümmet-i Muhammed sıkıntıya düşmesin diye Cenâb-ı Hakk’a yalvarıp yakarırlar. İşte onların gönlü böylesine varlıklı ve ahali için böylesine sevgi doludur.

Peygamber Efendimiz çok sevdiği sahâbîsi Sa`d İbni Ebû Vakkâs’ın şahsında ümmetini uyarmış oluyor. Fakir ve yetim müslümanları hor görmenin, küçümsemenin, onlara aleyhinde kibirli davranmanın aslâ doğru olmayacağını hatırlatıyor ve ümmetine yarı şöyle sesleniyor:

- Fakir, fakir deyip geçmeyin. Onların arasında Allah’a fazla yakın olanlar vardır. O gönlü kırıkların duası, hiçbir engele çarpmadan aracısız Cenâb-ı Hakk’ın ulu katına ulaşır. Onlar “paramız, pulumuz yok” diye sızlanmazlar. Dünyada sahip olamadıklarının kat kat fazlasını âhirette elde edeceklerinden tereddüd etmezler. Bu sebeple alın yazılarından dolayı şikâyette bulunmazlar. Herşeyin Allah’dan geldiğini ve onun pek münasip gördüğünü bilirler. Onun asla kuluna zulmetmeyeceğine gönülden inanırlar ve hâllerine hamd ederler.

İşte bu sebeple ey müslümanlar, fakir ve çâresiz mü’minlerin sizin için bir nimet olduğunu bilin. Onların sevgisini kazanmaya ve dualarını almaya bakın!..

Kâinâtın Güneşi Efendimiz’in bu konudaki buyruklarından çıkan sonuç işte budur.

Hadislerden Çıkarmamız Gereken Dersler
Böylece fakir ve çâresiz kimseler vardır fakat, dünyaya fazla alt olmadıkları için duaları daha arkadaş canlısı, ibadetleri daha içtendir. Bu sebeple onların gönlünü kazanmalı ve dualarını almalıdır. Bütün insanlara, özellikle de güçsüzlere ve gönlü kırıklara karşı mütevâzi olmalıdır.

İslam ve İhsan

Babasız, Kimsesiz ve Kimsesizleri Korumakla ile Ayetler

Yetime Bakmanın Fazileti

Allah'ın (c.c.) "İyi Davranın" Dediği Kimseler

Kaynak: www.islamveihsan.com URL: https://www.islamveihsan.com/yetimleri-ve-yoksullari-kimsesizleri-gozetmek-ile-ilgili-ayet-ve-hadisler.html

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.