İslam’da Engelli Hakları
banner121

Engellilere nasıl davranmalı? Peygamber Efendimiz döneminde engelli sahabeler var mıydı? Peygamberimiz engellilere nasıl davranırdı? İslam’da engellilerin yeri ve önemi...

Toplum içindeki mağdur kesimlerden biri de özürlülerdir. Hz. Peygamber’in özürlülerle ilgili laf ve uygulamalarını ele alırken bu kesimi maddesel ve zihinsel özürlüler almak üzere iki kısımda ölçmek mümkündür. Maddesel özürlülerin içinde de âmâlarla ilgili rivayetler dikkati çekmektedir. Kur’ân-ı Kerîm’de kör kelimesi birçok yerde manevî körlük, bir kısım âyetlerde de fiziksel körlük anlamında kullanılmıştır.

ABESE SURESİ NİÇİN İNDİ?

Abese sûresinde, özelde âmâların genelde ise özürlülerin haklarına şive yapılarak onlara gerekli ilginin gösterilmesi hususunda şöyle buyrulmaktadır:

(Peygamber) âmânın kendisine gelmesinden ötürü yüzünü ekşitti ve geri döndü. Onun halini sana kim bildirdi! Olur Ya o temizlenecek yoksa öğüt alacak da öğüt ona üstünlük verecek. Kendini (sana) fakir görmeyene gelince ona yöneliyorsun, oysaki onun temizlenip arınmasından sen mes’ul değilsin. Ama koşarak ve Allah’tan korkarak sana gelenle ilgilenmiyorsun.” (Abese 80/1-10)

Bu âyetlerin nüzül sebebi olarak şu hadise anlatılır:

Hz. Peygamber bir gün Kureyş müşriklerinin ileri gelenlerinden Utbe bin Rebia, Ebû Cehil, Umeyye bin Halef gibi kimselerle konuşuyordu. Onların Müslüman olmalarını istiyor ve bu konuda çaba gösteriyordu. O esnada âmâ bir sahâbî olan Abdullah bin Ümmi Mektûm gelerek Hz. Peygamber’e:

– Yâ Resûlallah Allah’ın sana öğrettiklerinden bana da öğret, dedi. Hatta onun başkalarıyla meşgul olduğunu ayrım etmediğinden bu sözünü birkaç kez tekrarladı.

Konuşmasının kesilmesinden nedeniyle canı sıkılan, bu hoşnutsuzluğunu yüz ifadeleriyle açığa vuran Hz. Peygamber onunla ilgilenmeyerek yanındakilere döndü ve konuşmasını sürdürdü. Çünkü bu ekâbir takımı, zaten kendilerine özel muamele edilmesini istiyorlardı. Efendimiz konuşmasını bitirip kalkacağı sırada yukarıdaki âyetler nazil oldu.

PEYGAMBER EFENDİMİZ ENGELLİLERE NASIL DAVRANIRDI?

Bundan sonradan Hz. Peygamber, İbn-i Ümmi Mektûm’a övgü ve ikramda bulunup halini hatırını sormuş ve ara sıra ona:

“Ey kendisinden nedeniyle Rabbimin beni azarladığı zat, merhaba!” diye hitab etmiştir. (Râzî, XXXI, 50)

Hz. Peygamber, Mekke’de birincil îmân edenlerden biri olan bu kör zatı, Medîne’ye, Kur’ân öğretmesi için göndermiştir. Medîneli Berâ bin Âiz diyor fakat:

Bize birincil hicret eden kimseler Mus’ab bin Umeyr ile İbn-i Ümmi Mektûm’dur. Bunlar (Medîne’de) halka Kur’ân öğretiyorlardı. (Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr, 46)

Bilal-i Habeşî ile birlikte Hz. Peygamber’in müezzinliğini de yapmış olan İbn-i Ümmi Mektûm (İbn Sa’d, IV, 207) kör oluşu yanına evinin camiye uzaklığını ve kendisini camiye götürecek kimsesinin bulunmayışını da gerekçe göstererek, namazı evinde kılabilmek için Hz. Peygamber’den müsaade istemişti. Resûlullâh ise:

“– Sen namaz için ezân okunduğunu işitiyor musun?” diye sordu. O:

– Evet, cevabını verdi. Hz. Peygamber:

“– O halde dâvete icâbet et, cemâate gel” buyurdu. (Müslim, Mesâcid, 255; Ebû Dâvûd, Salât, 46)

Bu haber cemaatle namazın ne derece manâlı olduğuna aksan yapmakla beraber, Peygamberimiz’in âmâ bir zatı toplumdan tecrit etmeyerek onu cemaat içinde bulunmaya özendirme ettiğini de göstermektedir.

Bunun yanında Hz. Peygamber değişik vesilelerle Medîne dışına çıktığı vakit, İbn-i Ümmi Mektûm’u cemaate namaz kıldırması için yerine delege olarak bırakmıştır. Bu görevin kendisine on üç defa verildiği nakledilmektedir. (İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-ğâbe, IV, 264)

Dahası dinimizde özürlü kimselerin yapamayacağı işler kendilerine önerge edilmemiştir. Mesela onların savaşlara iştirak etmesi istenmemiştir. Nitekim: “Mü’minlerden oturanlarla, mallarıyla canlarıyla Allah yolunda cihad edenler bir olmaz” (Nisa, 4/95) âyeti vahyedildiğinde İbn-i Ümmi Mektûm Peygamberimiz’e gelerek âmâ oluşu dolayısıyla cihada kuvvet yetiremeyeceğini belirtmiş, arkasında mezkûr âyetin “özürsüz olarak yerlerinde oturanlar” (Nisa, 4/95) kısmı nazil olmuştu. (Buhârî, Tefsîr (4), 18)

Efendimiz de özürlü kimseleri savaşa katılmaktan muaf tutmuş, ancak bu hususta bilhassa ısrar edenlere de Musamaha göstermiştir. Örneğin Ensar’dan Seleme oğullarının başkanı Amr bin Cemûh topaldı. Bedir savaşına yeralma istedi. Ancak Hz. Peygamber ona müsaade etmedi. daha sonra Uhud savaşına bulunma istedi. Oğulları:

– Allah seni mazur kılmıştır, diyerek engel olmaya çalıştılar.

Bunun üstüne Amr, Peygamberimiz’e başvurdu. Peygamberimiz de ona mazereti bulunduğunu, bu sebepten savaşla mükellef olmadığını bildirdi. Ancak Amr’ın ısrarı üzerine, Efendimiz oğullarına hitaben:

“– Bundan Böyle babanızı savaştan men etmeyiniz. Umulurki Allah ona şehadet nasib eder” dedi.

Uhud harbine iştirak eden bu heyecanlı sahabi, cihad sırasında “Vallahi ben cenneti özlüyorum” demiş, neticede kendisini korumaya çalışan bir oğlu ile birlikte bu savaşta şehit düşmüştür. (Vâkidî, I, 264-265; İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-ğâbe, IV, 208)

İbn-i Ümmi Mektûm da Hz. Ömer’in hilafeti döneminde kör olmasına karşın zırhını giyerek elindeki siyah bir sancakla Kâdisiye savaşına katılmış, bir rivayete tarafından bu savaşta şehit olmuş, öteki bir rivayete tarafından de Medine’ye dönünce vefat etmiştir. (Ahmed, III, 132; İbn Sa’d, IV, 112; İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-ğâbe, IV, 264)

Her ne değin bu iki güzide sahabi bana kalırsa savaş meydanına gitgide artarak şehit düşmüşlerse de Resûl-i Ekrem özürlü kimselerin cihada katılma konusundaki niyetlerinin onları benzer ecre ulaştıracağını belirtmiştir. Hz. Enes diyor oysa: Resûlullah bir gazvede şöyle buyurdu:

“Medine’de kalıp cihada katılamayan pek kimseler vardır ancak, kat ettiğiniz her uzaklık ve geçtiğiniz her vadide bizimle berabermiş gibi sevabımıza eksiksiz karşılıklı oluyorlar. Zira onlar özürleri nedeniyle orada kalmışlardır.” (Buhârî, Cihâd, 35)

İSLAM’DA GÖRME ENGELLİLERİN MÜKAFATI

Efendimiz özürlü kimselerin mahrum oldukları bazı nimetler sebebiyle isyan etmeyip sabretmelerini de nasihat etmiş, bu sayede cenneti kazanacaklarını müjdelemiştir. Enes bin Mâlik, Resûlullah’ı şöyle buyururken dinlediğini söylemiştir:

“Allah Teâlâ buyuruyor ama: «Kulumu, iki gözünü âmâ etmekle sınav ettiğimde sabrederse, gözlerine karşılık ona cenneti veririm.»“ (Buhârî, Merdâ, 7; Tirmizî, Zühd 58)

Kaybedilen nimetin kıymeti ölçüsünde onun yokluğuna sabretmenin zorluğu ve buna emrindeki olarak değeri de artmaktadır. Bu sebeple hadisimizde, iki gözünü kaybettiği hâlde şikâyet etmeyip sabredebilen kişiye Allah Teâlâ cennetini vereceğini bildirmektedir.

Gerçi gözlerimizle dünyadan faydalanmak büyük bir bahtiyarlıktır. Fakat bu fayda insan ömrüyle sınırlıdır. Allah Teâlâ’nın bedel olarak vereceğini bildirdiği cennet ise sınırsız ve oradaki saadet de ebedidir.

Gözlerin kaybı yanında insanı rahatsız eden ve tedavisi az önce keşfedilmemiş müzmin hastalıkların bir özür olduğu düşünülürse bu tür rahatsızlıklar karşısında da sabretmekten diğer çare kalmamaktadır. Defedilmesi zorlama gibi gözüken belalar karşı insan katlanma iksiriyle ayakta durur. Bu sayede kişinin Allah katındaki derecesi yükselir ve baki hayatta da huzura kavuşur.

CENNETLİK KADIN

Atâ bin Ebî Rebâh’ın şöyle dediği rivâyet edilmiştir:

Abdullah bin Abbâs bana:

– Sana cennetlik bir kadın göstereyim mi? dedi. Ben:

– Evet, göster, dedim. İbn-i Abbâs şöyle dedi:

– Şu siyah kadın var ya, işte bu bayan bir gün Nebî’ye geldi ve:

– Beni sar’a tutuyor ve üstüm başım açılıyor. İyileşmem için Allah’a dua ediniz, dedi. Nebî:

– Eğer sabredeyim dersen, sana cennet vardır. Lakin yine de istersen, sana şifa vermesi için Allah’a dua ederim” buyurdu. Bunun üstüne bayan:

– Ben (hastalığıma) sabrederim. Fakat sar’a tuttuğu zaman üstümün başımın açılmaması için dua buyurunuz, dedi. Nebî de ona dua etti. (Buhârî, Merdâ, 6; Müslim, Birr, 54)

Burada, sar’alı kadının şifa isteğine Allah Resûlü’nün iki şıklı cevap vermiş olması, bazılarına kapalı gelebilir. Efendimiz, kendisine müracaat eden kadına, hakkında en şanslı olan şıkkı andırmak sûretiyle kadını iki iyilikten birini tercihte serbest bırakmıştır. Bu, Hz. Peygamber’in, ashâbına duyduğu şefkat ve merhametin tabiî bir sonucudur.

Hz. Peygamber hem hafıza hastalarının dertleriyle de ilgilenmiş onlardan kendisine getirilen bir kısım kimselerin sadrına elini kurmak suretiyle çare ettiği de olmuştur. (İbn-i Hacer, el-İsâbe, IV, 453)

Hz. Enes’den nakledildiğine kadar aklî dengesi öyle yerinde olmayan bir bayan bir gün Resûl-i Ekrem’e gelerek:

– Yâ Resûlallah! Seninle bitecek bir işim var, dedi. O da:

“– Pekâlâ, nerede görüşmemizi istiyorsan görüşüp derdini halledelim” dedi.

Kadınla yolun kenarına çekilip meselesini halledene kadar görüştüler. (Müslim, Fedâil 76; Ebû Dâvûd, Edeb 12)

DİNİ YÜKÜMLÜLÜKLERDEN MUAF TUTULANLAR

Resûlullah hafıza hastalarının dini yükümlülüklerden tamamen muaf tutulduğunu şu sözü ile ifade etmiştir:

“Üç kimseden kalem kaldırıldı: Büluğ çağına erinceye kadar çocuktan, uyanıncaya dek uyuyandan ve şifa buluncaya dek us hastasından.” (Tirmizî, Hudûd, 1)

ENGELLİLERE YARDIM ETMENİN FAZİLETİ

Fahr-i Cihan sağlam insanların özürlülerle davranışlarını düzenleyen ahlâkî prensipler de getirmiştir. Nitekim bir hadis-i şerifte görme özürlüye yol görünüm, sağıra ve dilsize laf anlatma sadaka olarak değerlendirilmiştir. (İbn-i Hanbel, V, 169)

Hâsılı Peygamberimiz özürlüleri, âtıl kalmaya mahkûm ve zavallı bir kitle olarak görmemiştir. Problemlerini çözmeye karşın öğüt ve uygulamalarda bulunmakla birlikte durumlarına tarafından engelli insanlara vazife vermiş, keza onları dünya ve ahiret saadeti bahşeden müjdeli haberlerle de avunma etmiştir.

Kaynak: Üsve-i Hasene 2, Erkam Yayınları

Kaynak: www.islamveihsan.com URL: https://www.islamveihsan.com/islamda-engelli-haklari.html

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.