İslam Devleti’nin İlk Anayasası
banner121

İslam Devleti’nin birincil yazılı anayasası nedir? Medine Vesikası ne demektir? Medine Vesikası’nın maddeleri.

Medine Vesikası’na; “Sahîfe”, “Muâhede”, Düstûru’l-Medîne” isimleri de verilir.

Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) Medîne-i Münevvere sâkinlerinin birbirleriyle olan alâkalarını tanzim etmiş ve bunu kânun maddeleri hâlinde yazıya geçirmiştir. Bu vesika, Medîne içindeki bütün tarafların mükellefiyetlerini açıklıyor, yargı, vazife ve mes’ûliyetlerinin sınırlarını çiziyordu.

Bu muâhedenin maddelerini tam olarak nakleden rivâyetler kuvvetsiz ise de, bu maddelerin ekseriyeti hadis kitaplarında öbür rivâyetler hâlinde nakledilmiş, fukahâ onları delil olarak kullanmış ve üzerine ahkâm binâ etmişlerdir.

MEDİNE VESİKASI

Tercih edilen görüşe göre fiilen iki bambaşka vesika mevzubahistir:

Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’in Yahûdilerle yaptığı muâhede ve mütârekeyi ihtivâ eden vesîka. Müslümanlardan Muhâcirler ile Ensâr’ın mükellefiyetlerini, haklarını ve vazifelerini beyân eden vesîka.

Yahûdilerle yapılan muâhede, Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) Medîne’ye geldiği günlerde, Bedir’den evvel yapılmıştır. Efendimiz (s.a.v) böylece onların şerlerinden emîn elde etmek istediler.

Muhâcirler ile Ensâr arasındaki vesika ise hicrî 2. senede Bedir’den daha sonra yazılmıştır. Bu Sahîfe’yi Allah Rasûlü (s.a.v), Bedir’de ganimet olarak aldığı Zülfikâr isimli kılıcının kınında asılı bulundururlardı. Bu Sahîfe’de Medîne haremi ile alâkalı esaslar, diyetler, hayvanların zekât miktarları mevcut idi.

sonradan tarihçiler, bu iki vesikayı birleştirerek tek bir Anayasa hâlinde nakletmişlerdir.

MEDİNE VESİKASI’NIN MADDELERİ

Bismillâhirrahmânirrahîm.

Bu kitap (yazı), Peygamber Muhammed (Rasûlullah) (s.a.v) kadar Kureyşli ve Yesribli mü’minler ve müslümanlar ve bunlara tabi olanlarla yine onlara sonradan iltihak etmiş olanlar ve onlarla beraber cihad edenler için (elde etmek üzere tanzim edilmiştir.) İşte bunlar, diğer insanlardan farklı bir ümmet (câmia) teşkil ederler. Kureyş’den olan Muhacirler, kendi arasında âdet olduğu veçhile kan diyetlerini ödemeye iştirak ederler ve onlar harp esirlerinin fidye-i necâtını mü’minler arasındaki mâruf olan esaslara ve adâlet umdelerine tarafından ödemeye iştirak edeceklerdir. Benû Avf’lar kendi arasında âdet olduğu vechile, evvelki şekiller aşağı kan diyetlerini ödemeye iştirak edeceklerdir ve (müslümanların teşkil ettiği) her zümre (taife), harp esirlerinin fidye-i necâtını mü’minler arasındaki mârûf olan esaslara ve adâlet umdelerine göre tediyeye (ödemeye) iştirak edeceklerdir. Benû Hârisler, kendi arasında âdet olduğu veçhile evvelki, şekiller aşağı kan diyetlerini ödemeye ve her bir zümre, harp esirlerinin fidye-i necâtını, mü’minler aralarında iyi ve mâkul aşina esaslara ve adâlet umdelerine tarafından tediyeye iştirak edeceklerdir. Benû Sâide’ler, kendi arasında âdet olduğu veçhile, evvelki esirlerinin fidye-i necâtını, mü’minler arasındaki iyi ve mâkul tanıdık esaslara ve adâlet umdelerine tarafından tediyeye iştirak edeceklerdir. Benû Cuşem’ler, kendi aralarında âdet olduğu veçhile, evvelki şekiler altında kan diyetlerini ödemeye ve her zümre, harp esirlerinin fidye-i necâtını, mü’minler arasındaki iyi ve mâkul bilinen esaslara ve adâlet umdelerine tarafından tediyeye iştirak edeceklerdir. Benû’n-Neccâr’lar kendi arasında âdet olduğu veçhile, evvelki şekiller aşağı kan diyetlerini ödemeye ve her bir zümre, harp esirlerinin fidye-i necâtını, mü’minler arasındaki iyi ve mâkul bilinen esaslara ve adâlet umdelerine tarafından tediyeye iştirak edeceklerdir. Benû Amr bin Avf’lar, kendi aralarında âdet olduğu veçhile, evvelki şekiller aşağı kan diyetlerini ödemeye ve her bir zümre, harp esirlerinin fidye-i necâtını, mü’minler arasındaki iyi ve mâkul aşina esaslara ve adâlet umdelerine kadar tediyeye iştirak edeceklerdir. Benû’n-Nebît’ler, kendi arasında âdet olduğu veçhile, evvelki şekiller aşağı kan diyetlerini ödemeye ve her bir zümre, harp esirlerinin fidye-i necâtını, mü’minler arasındaki iyi ve mâkul tanıdık esaslara ve adâlet umdelerine kadar tediyeye iştirak edeceklerdir. Benû’l-Evs’ler, kendi aralarında âdet olduğu veçhile, evvelki şekiller aşağı kan diyetlerini ödemeye ve her bir zümre, harp esirlerinin fidye-i necâtını, mü’minler arasındaki iyi ve mâkul bilinen esaslara ve adâlet umdelerine tarafından tediyeye iştirak edeceklerdir. Mü’minler kendi arasında ağır malî mes’uliyetler aşağıda yer alan hiç kimseyi (bu halde) bırakmayacaklar, fidye-i necât ya da kan diyeti gibi borçlarını iyi ve mâkul bilinen esaslara tarafından vereceklerdir. 12/b) Hiçbir mü’min öteki bir mü’minin mevlâsına (kendisi ile akdî kardeşlik râbıtası kurulmuş kimseye) mümâna’beygir edemez. (Diğer bir okunuşa göre: Hiçbir mü’min diğer bir mü’minin mevlâsı ile, onun aleyhine edinmek üzere bir uzlaşma yapamayacaktır.) Takvâ sahibi mü’minler, kendi arasında mütecâvize ve hileli bir fiil îkaını tasarlayan yoksa bir cürüm yahut bir hakka tecavüz veyahut da mü’minler arasında bir karışıklık sonuç kasdını taşıyan kimseye aleyhinde olacaklar ve bu kimse onlardan birinin evlâdı bile olsa, hepsinin elleri onun aleyhine kalkacaktır. Hiçbir mü’min bir kâfir için, bir mü’mini öldüremez ve bir mü’min aleyhine hiçbir kâfire destek edemez. Allah’ın zimmeti (himaye ve teminâtı) bir tekdir; (mü’minlerin en ehemmiyetsizlerinden birinin tanıdığı himâye) onların hepsi için hüküm ifede eder. Zîra mü’minler, öteki insanlardan ayrı ayrı birbirlerinin mevlâsı (kardeşi) durumundadırlar. Yahudilerden bize tâbi olanlar, zulme uğramaksızın ve onlara muârız olanlarla yardımlaşılmaksızın, destek ve müzâheretimize yargı kazanacaklardır. Sulh, mü’minler aralarında bir tekdir. Hiçbir mü’min Allah yolunda girişilen bir harpte, diğer mü’minleri hâriç tutarak, bir sulh anlaşması akdedemez; bu sulh, oysa onlar (mü’minler) aralarında umumiyet ve adâlet esasları üzere yapılacaktır. Bizimle beraber harbe iştirak eden bütün (askerî) birlikler, birbirleriyle münâvebe edeceklerdir. Mü’minler, birbirlerinin Allah yolunda (uğrunda) akıcı kanlarının intikamını alacaklardır. Takvâ sahibi mü’minler, en iyi ve en doğru yol üzerinde bulunurlar. 20/b) Hiçbir müşrik, bir Kureyşlinin mülk ve canını himâyesi altına alamaz ve hiçbir mü’mine bu hususta engel olamaz (yani Kureyşliye hücûm etmesine mani olamaz.) Herhangi bir kimsenin, bir mü’minin ölümüne sebep olduğu katî delillerle sâbit olur da maktûlün velîsi (hakkını müdafaa eden) diyete rızâ göstermezse, kısas hükümlerine tabî olur; bu halde bütün mü’minler ona karşı olurlar. Ama bunlara, sadece (bu kaidenin) tatbiki için yol almak helâl (doğru) olur. Bu Sahîfe’nin muhteviyatını kabul eden, Allah’a ve öbür dünya gününe inanan bir mü’minin bir kâtile yardım etmesi ve ona sığınacak bir yer tedarik etmesi helâl (içten) değildir; ona yardımcı veya sığınacak bir yer belirten Kıyamet günü Allah’ın lânet ve gadabına uğrayacaktır fakat o süre bundan böyle kendisinden ne bir para ve ne de bir değerinde kabul edilecektir. Üstünde ihtilafa düştüğünüz herhangi bir şey, Allah’a ve Muhammed’e (s.a.v) götürülecektir. Yahudiler, mü’minler gibi, muharebe devam ettiği müddetçe (kendi harp) masraflarını karşılamak mecburiyetindedirler. Benû Avf yahudileri, mü’minlerle birlikte bir ümmet (câmia) teşkil ederler. Yahudilerin dinleri kendilerine, mü’minlerin dinleri kendilerinedir. Buna lüzum mevlâları ve gerekse bizzat kendileri dâhildirler. 25/b) Yalnız kim fakat haksız bir fiil irtikâb eder veya bir cürüm îkâ eder, o sadece kendine ve âile efradına hasar (vermiş) olacaktır. Benû’n-Neccâr yahudileri de Benû Avf yahudileri gibi aynı (haklara) sahib olacaklardır. Benû’l-Haris yahudileri de Benû Avf yahudileri gibi aynı (haklara) sahib olacaklardır. Benû Sâ’ide yahudileri de Benû Avf yahudileri gibi benzer (haklara) sahib olacaklardır. Benû Cuşem yahudileri de Benû Avf yahudileri gibi aynı (haklara) sahip olacaklardır. Benû’l-Evs yahudileri de Benû Avf yahudileri gibi benzer (haklara) sahip olacaklardır. Benû Sa’lebe yahudileri de Benû Avf yahudileri gibi benzer (haklara) sahib olacaklardır. Yalnız kim oysa hileli bir fiil irtikâb eder ya da bir cürüm îka eder, o sadece kendini ve aile efradını zarardîde etmiş olacaktır. Cefne (ailesi) Sa’lebe’nin bir koludur; bu bakımdan Sa’lebe’ler gibi mülâhaza olunacaklardır. Benû’ş-Şuteybe de Benû Avf yahudileri gibi aynı (haklara) sahib olacaklardır. (kaidelere) muhakkak riayet edilecek, bunlara tutarsız hareket olmayacaktır. Sa’lebe’nin mevlâları, bizzat Sa’lebeler gibi mülâhaza olunacaklardır. Yahudilere sığınmış olan kimseler (bitâne), bana kalırsa yahudiler gibi mülâhaza olunacaklardır. Bunlardan (yahudilerden) hiçbir kimse, Muhammed (s.a.v)’in izni olmadan (Medîne hâricine) çıkamayacaktır. 36/b) Bir yaralamanın intikamını olmak yasaklanmış edilemeyecektir. Emin oysa bir kimse bir adam öldürecek olursa sonuç olarak kendini ve âile efradını mes’uliyet altına sokar; aksi halde haksızlık olacaktır (yani bu kaideye riâyet etmeyen bir kimse hileli vaziyette olacaktır.) Allah bu yazıya en iyi riâyet edenlerle beraberdir. (Bir Harp vukuunda) yahudilerin masrafları kendi üzerine ve müslümanların masrafları kendi üzerindedir. Belli ancak bu sahîfede (yazıda) gösterilen kimselere harp açanlara karşısında, onlar kendi arasında yardımlaşacaklardır. Onlar aralarında hayırhâhlık ve iyi tutum bulunacaktır. (Kaidelere) belirlenmiş riayet edilecek, bunlara tutarsız hareketler olmayacaktır. 37/b) Hiçbir kimse müttefikine karşısında bir cürüm îka edemez: Belirli ama mazlûma yardım edilecektir. Yahudiler müslümanlarla birlikte, beraberce harp ettikleri müddetçe masrafta bulunacaklardır. Bu sahîfenin (yazının) gösterdiği kimse lehine Yesrib vâdisi dâhili, harâm (mukaddes) bir yerdir. Himâye altındaki kimse, bizzat himaye eden kimse gibidir; ne zulmedilir ve ne de (kendisi) cürüm îka edecektir. Himâye verme hakkına sahip kimselerin izni müstesna, bir himaye hakkı verilemez. Bu sahîfede gösterilen kimseler arasında zuhurundan korkulan tüm öldürme yoksa münâzaa vak’alarının Allah’a ve Rasûlullah Muhammed (s.a.v)’e götürülmeleri gerekir. Allah Teâla, bu Sahîfe’ye en adaleli ve en iyi riâyet edenlerle beraberdir. Ne Kureyşliler ve ne de onlara takviye edecek olanlar, himâye altına alınmayacaklardır. Onlar (Müslümanlar ve Yahudiler) aralarında, Yesrib’e saldırı edecek kimselere karşısında yardımlaşma yapılacaktır. Şayet onlar (yahudiler), (Müslümanlar kadar) bir sulh akdetmeye ya da bir sulh akdine iştirake gösteri olunurlarsa, bunu doğrudan doğruya akdedecekler veya ona iştirak edeceklerdir. Olur Ya onlar (yahudiler), (müslümanlara) aynı şeyleri öneri edecek olursa, mü’minlere karşı benzer haklara sahip olacaklardır; din mevzuunda girişilen harp vak’aları müstesnadır. 45/b) Her bir zümre, kendilerine ait mıntıkadan (lüzum müdafaa ve gerekse sâir ihtiyaçlar hususunda) mes’üldür. Bu Sahife’de (yazıda) gösterilen kimseler için ihdas edilen şartlar, aynı şekilde Evs yahudilerine, yani onların mevlâlarına ve bana kalırsa kendi şahıslarına, bu Sahife’de gösterilen kimseler tarafından sıkı ve bütün bir tutuculuk ile kullanım olunur. (Kaidelere) mahakkak riâyet edilecek, bunlara tutarsız hareket olmayacaktır. Ve haksız şekilde gelir tedarik edenler, yalnızca kendi nefsine zarar vermiş olurlar. Allah bu Sahife’de gösterilen maddelere en içten ve en mükemmel riâyet edenlerle beraberdir. Bu kitap (yazı), bir haksız fiil îka eden ya da cürüm işleyen (ile cezâ) arasına mânîa olarak giremez. Kim oysa bir harbe çıkar, emniyette olur veya kim ama Medine’de kalırsa tekrar emniyet içindedir; fakat zulmeden ve günah işleyen hâriç. Allah Teâlâ iyilik ve takvâ üzere olanları himâye eder. Muhammed (s.a.v), Allah’ın Rasûlü’dür. (Muhammed Hamîdullah, el-Vesâiku’s-siyâsiyye, s. 41-47)

İLK İSLAM ANAYASASI

Bu vesika gösteriyor fakat İslâm toplumu, ilk günden beri tam bir tüzük ve kânûnî esaslar üstüne binâ edilmiştir. İslâm devleti, birincil doğduğu andan îtibâren, bir devletin gereklilik duyduğu kânûnî ve idârî unsurların en mükemmelleri üzerine kurulmuştur. O gün bu tüzük tanzimi olmasaydı, İslâmî hükümlerin etap basacağı sağlam bir zemin bulmak mümkün olmazdı.

Medîne-i Münevvere’nin harem ilân edilmesi, dâhilî emniyeti sağlamış ve iç harplerin çıkmasına mâni olmuştur.

Bu vesikada mü’minlerin, öteki insanlardan öbür, öbür bir ümmet oldukları açıklama ediliyor. Birbirlerine kan ile değil akîde bağı ile alt, hisleri, fikirleri, kıbleleri benzer, kabilelerine değil Allah’a dayanan; örfe tarafından yok şeriatla muhâkeme olan bir ümmet… Bu cins vasıflarıyla mü’minler diğer toplumlardan temâyüz ederler.

Dînî bir topluluğun, öteki insanlardan farklı olması, bazı vasıflarıyla onlardan temâyüz etmesi (ayrılması) istenir. Zîrâ böyle bir koşul, o din mensuplarının birbirlerine daha sıkı sarılmalarını ve kendi dinleriyle itibar duyup kendilerine güvenlerinin artmasını sağlar. Bu sebeple;

- Müslümanların kıblesi yahûdilerinkinden ayrıldı.

- Yahûdiler kundura ile namaz kılmazlardı, Allah Rasûlü (s.a.v) ashâbına temiz ayakkabılarıyla namaz kılma izni verdiler.

- Yahudiler beyaz saçlarını boyamazlardı, Müslümanlar beyaz saç ve sakallarını kına, ketem, safran gibi bitkilerle boyadılar. Fakat koyu siyah ile boyamak yasaklanmıştır.

- Yahudiler sadece 10 Muharrem’de (Aşure günü) oruç tutarlardı, Efendimiz (s.a.v) onlara muhâlefet için 9 ve 10 Muharrem’de tutmayı öğüt ettiler.

Bunun gibi, Efendimiz (s.a.v) Müslümanlara, başkalarına benzememe esâsını koydular ve şöyle buyurdular:

“Bizden başkasına benzemeye çalışanlar bizden değildir. Yahudi ve hristiyanlara benzemeyin! Yahudilerin selamlaşması parmak işaretiyledir, hristiyanların selamlaşması ise el ile işaret etmekten ibarettir.” (Tirmizî, İsti’zân, 7/2695)

“Beyazlaşan saç ve sakalınızı kına ile boyamak sûretiyle rengini değiştirin, yahudilere benzemeyin! (Zira onlar bunu yasaklanmış görürler.)” (Tirmizî, Libâs, 20/1752)

Tüm bunlar gösteriyor ki Müslümanlar, öteki milletlerden farklı ve üstün olmalıdırlar. Zira başkalarına benzemek ve onları taklit etmek, kendine güven ve kâfirlere üstün gelme esasına ters düşer. Fakat Müslümanların bu temâyüz ve üstünlüğü, hiçbir zaman onlarla öteki ahali arasında perde değildir. İslâm toplumu, açık ve genişlemeye müsait bir toplumdur. Müslümanların ideolojisini kabul eden herkes onlara katılabilir.

Sahîfe’de, kabile bağları kabul edilerek bundan ictimâî yönde istifade edilmiş, bu vakıadan İslâm’ın ulvî hedefleri istikâmetinde faydalanılmıştır. Ama acımasızlık üstüne yardımlaşmaya ve asabiyete aslâ müsâade edilmemiştir.

Diyet ödeme ve esir kurtarma husûslarında kabile fertlerinin yardımlaşması câhiliye devrinde vardı, vesika bunları tasdik edip aynen bırakmıştır. Çünkü bunlar birer yardımlaşmadır.

İslâm toplumunda kanunların kaynağı ilâhîdir, Allah Teâlâ’nın emridir. Bu sebeple suçlulara bahşedilen cezâları kullanım etmeye çalışmak mü’minler üstüne dînî bir vecibedir. Bu hâl, İslâmî hükümlere bir kudsiyet kazandırır ve büyük bir güç verir. Bir Takım insanların nefislerinde oluşan, kanunlara karşı çıkma ve meydan okuma isteklerine mânî olur. İnsanlar, “Şeriatın kestiği parmak acımaz!” derler. Ama insanların ortaya koyduğu kânunlara böyle bakılmaz ve fırsatını bulan cümbür cemaat, onlardan kaçıp kurtulmanın yollarına bakar, yeri geldiğinde karşı çıkar.

Kaynak: Dr. Murat Kaya, Siyer-i Nebi.

Kaynak: www.islamveihsan.com URL: https://www.islamveihsan.com/islam-devletinin-ilk-anayasasi.html

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.