Müezzinliğin Fazileti
banner121

Din adamları nasıl yetiştirilmelidir? Ezan biz müslümanlar için ne açıklama ediyor? Müezzinliğin fazileti nedir? Müezzin niye elini şakağına dayar? İslam’da ezanın anlamı ve müezzinliğin fazileti.

Güzel sesleriyle okudukları Ezân-ı Muhammedîlerle Müslümanları günde beş defa camiye eğlence eden müezzinler, hiç kararsızlık değil oysa, dini açıdan en şerefli, en mukaddes bir görevi yerine getiriyorlar. Ezan deyince – bilindiği gibi – aklımıza ilk olarak Bilal-i Habeşi Hazretleri’nin kutsal ismi geliyor. Bu “siyah nur” tüm müezzinlerin piri kabul ediliyor. Camilerdeki müezzin mahfilleri “Ya Hazreti Bilal-i Habeşi” levhalarıyla itibar kazanıyor.

Haklarını yemeyelim; Efendimizin, Bilal-i Habeşi hazretlerinden diğer müezzinleri de vardı. Mesela Hatice Validemizin dayısının oğlu İbn-i Ümmü Mektum Hazretleri bunlardan biriydi. Kaynakların verdiği bilgiye göre Bilal-i Habeşi, Müslümanları teheccüd namazına uyandırmak için fecirden önce ezan okuyordu, İbn-i Ümm-ü Mektum ise, sabahtan namazının bütün kılınma vaktine girince benzer dini görevi yerine getiriyordu. Rasûl-ü Ekrem Efendimiz bir tarafa çıktığı zaman, Bilal-i Habeşi de birlikte gittiği için İbn-i Ümm-ü Mektum Peygamber Mescidi’nde kalıyordu. Peygamber Efendimiz İbn-i Ümm-ü Mektum’u tekrar tekrar Medine-i Münevvere’de kaymakam bırakmıştı.

Ünlü tarihçimiz merhum Ahmed Cevdet Paşa’nın, muhalled eseri “Kısas-ı Enbiya ve Tevarih-i Hulefa” isimli kitabında verdiği bilgiye takriben, Bilal-i Habeşi Hazretleri İslam’la ilk olarak şereflenen bahtiyar sahabilerin aralarında bulunuyor. Köleyken Müslümanlığı kabul ettiğini ilan yoluyla belirten bu aziz sahabi müşriklerin uyguladığı ağır ezayı ve cefayı büyük bir sabırla ve tahammülle karşıladı. Derecesi günden güne daha büyüyen bu acımasızlık devam ettiği sırada Hazreti Ebu Bekir, kendisini satın alıp hürriyetine kavuşturdu. İslam tarihinde ilk ezanı okuma ve kâmet getirme şerefini kazandı. Hicret’ten sonradan sahabe efendilerimizin büyük bir bölümü işleriyle güçleriyle uğraştıkları, ticaretle ve çiftçilikle meşgul oldukları için ama fırsat buldukça Fahr-i Cihan Efendimizin huzuruna gelebiliyorlardı. Hâlbuki müezzinlerin piri, Efendimizin hizmetinden bir lahza bile ayrı kalmıyordu. Yukarıda da belirtildiği gibi, Efendimiz sefere çıktığı zaman Bilal’i de birlikte götürüyordu. Cevdet Paşa, ona olan hayranlığını, bakınız nasıl açıklama ediyor: “Bir müezzin düşününüz ki ilk ezanı o okusun. İmamı da Fahr-i Kâinat olsun ve hiçbir zaman yanından ayrılmasın. Onun öteki faziletlerinden diğer meziyetlerinden söz etmeye gerek var mı?”

KARAKÖY’DEKİ KARA MUSTAFA PAŞA CAMİİ

Kendisi de meşhur bir hafız ve musıkişinas olan merhum Ali Rıza Sağman, 1950 yılında yayımladığı “Din Adamları Nasıl Yetiştirilmeli” isimli kitabında bu manâlı konuya yer verip bir takım nakillerde bulunuyor. Sağman’a tarafından, müezzin toplumda çok yüksek bir mevkiye sahiptir. Cenab-ı Risalet Efendimiz’in müezzini Bilal-i Habeşi’nin nasıl mukaddes bir atama yaptığını yâd etmek, bu mesleğin yani müezzinlik vazifesinin kudsiyetini ve önemini çakmak, kavramak için yeterlidir. Uyarı sahibi kimseler, müezzinlerin dine ve topluma koskocoman bir hizmette bulunduklarını anında fark ederler.

Ali Rıza Sağman, müezzinliğin en şerefli mesleklerden biri olduğunu anlatırken kayda değer bir tespitte bulunuyor ve şöyle diyor: “Bilindiği gibi müezzin vakti gelince Ezan-ı Muhammediyi okur, Müslümanları namaza ve camiye davet eder. Natürel ki müezzinin esas görevi budur, ama unutmamak gerekir fakat Ezan-ı Muhammedi aynı zamanda bir sanattır. Ezan sırf vaktin geldiğini haber vermekten ibaret olsaydı bu meslek bir boruyla, bir davul ile veya başka bir aletle de yapılabilirdi. Ama onlarla yapılan bu iş, ezanla yapılanın yanında fazla kalırdı. Ezan, vaktin girdiğini bildiren bir boru yok, bir terennümdür. Ezan, bir şiirdir. Ezan, bir irşad inşadıdır. Müezzin, vaktin geldiğini haber verirken, yediği tokmak dolayısıyla bağıran bir nakus (çan) değildir. Müezzin o anda hoş sanatlardan birinin mütehassısıdır. Müezzin, ruhun ufuklarına nida eden bir kimsedir. Müezzin, güzel sesiyle, ilahi güfteleriyle, ezeli nağmeleriyle, insanın iç dünyasına seslenirken, tıpkı körpe yavrusunu sevmek, okşamak için ninni söyleyen bir anne gibidir.

Çanın bağırarak çağırmasıyla, ezanın okşayarak daveti arasındaki nisbetsiz farkı, Müslüman da Müslüman olmayan da takdir eder.” diyen merhum Ali Rıza Sağman, bir dip notu düşerek şunları söylüyor:

“Meşhur Hâfız Sami, Meşrutiyet’i peşine düşüp takip eden yıllarda Karaköy’deki Kara Mustafa Paşa Camii’nde hatiplik yapıyor, Hafız Ali de minarede öğle ezanı okuyordu. Bilindiği gibi, orası İstanbul’un en kalabalık caddelerinden biridir. İşte bütün o kalabalığın kümeler halinde o ezanı dinlediğini görmüş bulunuyorum. Kümelenen kalabalığın onda dokuzu şapkalıydı. O yıllarda şapkanın gayrimüslimlere bile bile olduğunu unutmamak lazımdır.

EZANI HUŞÛ İLE DİNLEYEN HIRİSTİYAN KADIN

Yeniden Hâfız Sami ile bir Ramazan gecesi Beyoğlu’nda bir gezintiye çıkmıştık. Şimdiki Cumhuriyet Bahçesi’nin bulunduğu tepeden Haliç’i ve İstanbul’un kandillerle donatılmış minarelerini seyrediyorduk. Ansızın İngiliz Konsolosluğu’nun arkasındaki Kamer Hatun Camii’nin minaresinden Ezan-ı Muhammedi yükselmez mi?

Bu ezanı da adı geçen Hafız Ali okuyordu. O ‘Allah’ o ‘Muhammed’ sesleri esrarengiz bir esintiyle İngiliz Konsolosluğu’nun duvarlarını ve etrafı bir güzel okşuyor, sonra Kasımpaşa koylarına dürüst dağılıyordu. Fesli, şapkalı, çoluk çocuk, bu ilahi terennümü huşu içinde dinliyorlardı.”

Ne ilginç yok mi? O yıllarda Müslüman olmayanlar bile Ezan-ı Muhammedi’yi huşu içinde dinledikleri halde bugün namaz kılanlar bile aynı hassasiyeti, aynı dikkati ve rikkati göstermiyorlar. Şeâir-i İslamiyeden olan ezan okunurken kendilerine çeki ahenk vermiyorlar, laubali hareketlerine devam ettikleri gibi, dünya kelamı konuşmayı, çene çalmayı sürdürüyorlar. Bu konudaki gafletin, vurdumduymazlığın boyutu öyle büyük ama, birçok din görevlisi bile, ezan okunurken susmanın dini bir tahsis olduğunu unutuyor, etrafındakileri uyarı etmesi gerekirken - heyhat- kendisi de laklakıyatına devam ediyor.

Ali Rıza Sağman Öğretmen’nın bahsettiği gayr-i müslimlerle ilgili örneklere bugün de rastlanıyor. Onların ezanı huşu ile dinlediklerine zaman zaman bendeniz de şahit olmuşumdur. Sultanahmet çevresinde dolaşan bir takım tanıdık olmayan turistler, o muhteşem mabedden Ezan-ı Muhammedi sadaları yükselmeye başlayınca durup dinliyorlar, hatta bir yandan da ses kaydı yapıyorlar. Onlar kayıt yaparken bizimkiler – ne eyvah oysa – kayıtsız kalıyorlar, diğer bir ifadeyle lâkayıtlık örnekleri sergiliyorlar.

Söz Sultanahmet Camii’nden açılmışken bu konuya çarpıcı bir misal daha saptamak istiyorum: Şârih-i Mesnevi, Tahirü’l - Mevlevi merhum “Müslümanlıkta İbadet Tarihi” isimli son derece kıymetli eserinde ezan konusunu anlatırken bize konuyla ilgili bir ibret tablosu sunup şunları söylüyor:

“Bir gün Sultanahmed Camii’nin karşısında yer alan Tapu Dairesi’nin üst katından iniyordum. Davudi bir sesle okunan Ezan-ı Muhammedi daireyi çınlatıyordu. Birinci kata indiğim sırada, oda kapılarından birinin önünde çimento üstüne ve Batıya doğru diz çökmüş, ellerini saygıyla bağlamış, başını eğmiş bir Hristiyan kadının, büyük bir huşu ile okunan ezanı dinlediğini gördüm. Onun bir Hristiyan olmasına, böyle son derece saygı göstererek ezanı dinlemesine karşılık, benim gibilerin bu dini davete siklet vermiyormuş gibi inip çıkması, gezip dolaşması beni utandırdı. Dinimin yabancısı olan bu kadını bana mücessem bir uyarı edici gibi gösterdi. Anında, vicdanımın beni kınayan sesine kulak verdim. Aman yâ Rabbi! Affet, diyebildim.”

HAZRET-İ ÖMER’İN İMRENDİĞİ ÖDEV

Sağman Öğretmen’ya tarafından Ezan-ı Muhammedi 15 cümleden meydana gelmiş olup, bunlardan ikisi namaza çağırıyor, diğer ikisi de kurtuluşa misafir etme ediyor. Kalanları da Cenab-ı Hakk’ın büyüklüğünü, Resul-ü Ekrem’in Allah’ın resulü olduğunu, Allah’tan diğer hiçbir ilah bulunmadığını her tarafta bildiri ediyor. Buna kadar müezzin Allahın davetçisi, Peygamber’in ise bülbülüdür. Müezzin Tevhid gibi ezeli bir hakikati her gün beş defa bütün hayatın ruhuna çivileyen kimsedir.

Tekrar Sağman Öğretmen’ya göre müezzin İslam’ın göz bebeği olduğu için kendisine hem çok layık veriliyor hem de büyük bir hürmet gösteriliyordu. Ne eyvah fakat, yakın zamanlarda müezzin de öteki meslektaşları gibi yumruklara maruz kaldı, yerlere yatırıldı. Bundan Böyle müezzinlik gibi mukaddes bir görevin elemanını düşürüldüğü yerden uyandırmak, değer olduğu yüksek makama her yerde hariç tutmak gerekiyor. Yukarıda temas ettiğimiz çelişkiye Ali Rıza Sağman merhum da sinyâl edip, müezzinin yaptığı ödev dolayısıyla değerini hassas ve insaf sahibi gayr-i müslimler bile takdir edip zorunlu hürmeti gösterirken Müslümanların düşüncesiz ve çelik gibi kalması, ne yaman bir çelişkidir, diyor.

Bu konuyla ilgili olup da bana kalırsa beni de çok rahatsız eden hususlardan biri de özellikle semt aralarındaki camilerde bazı ehliyetsiz kimselerin müezzinlik yapmasıdır. Bunlar, kulak tırmalayıcı sesleriyle, telaffuz yanlışlıklarıyla cemaati rahatsız ediyorlar, hatta camiden bile soğutuyorlar. Unutmayalım oysa müezzin mahfili, Bilal-ı Habeşi hazretlerinin şereflendirdiği şanı ulu bir makamdır, dolayısıyla layık olmayan kimselerin, ehliyetsiz kişilerin orayı işgal etmemesi gerekir. Müezzinliğin ne değin ulvi bir meslek, ne imrenilecek bir tayin olduğunu Hazret-i Ömer Efendimizin “Mü’minlerin emiri (devlet başkanı) olmasaydım, müezzinlik yapardım!” sözü bakınız ne hoş dile getiriyor.

MÜEZZİN NİYE ELİNİ ŞAKAĞINA DAYAR?

Bilal-ı Habeşi ve Ezan-ı Muhammedi hakkında Ord. Prof. Dr. Mükrimin Halil Yınanç Hoca’nın göz alıcı tesbitlerinden nakilde bulunmadan önce, yine Ord. Prof. Dr. Ahmed Süheyl Ünver’in “Kırkambar” isimli kitabında yer alıp da konumuzla ilgili olan bir iki cümleyi de buraya kaydediyorum. Süheyl Öğretmen diyor ki: “Bilindiği gibi müezzinler ezan okurken – birçok süre – ellerini şakaklarına dayıyorlar. Biz, dışarıdan bakınca müezzinlerin bu hareketi, sesi dağıtmayarak biriktirmek için yaptıklarını zannediyoruz.

Halbuki İslam’ın birincil yıllarında Bilal-i Habeşi Kâbe’nin damına çıkıp ezan okuduğu sırada elleriyle kulaklarını ve gözlerini örtmeye çalışıyordu. Sebebi ise şuydu: Müşrikler, hakaret kastıyla Bilal bütün ezan okurken yerden taş, toprak ne bulurlarsa alıp atıyorlardı. O da gözüne, kulağına dokunmasın diye avuçlarıyla kendini korumaya çalışıyordu.”

Kaynak: Dursun Gürlek, Altınoluk Dergisi, Sayı: 431

Kaynak: www.islamveihsan.com URL: https://www.islamveihsan.com/muezzinligin-fazileti.html

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.