Şems Suresi 10. Ayet Meali, Arapça Yazılışı, Anlamı ve Tefsiri
banner121

Şems Suresi 10. ayeti ne anlatıyor? Şems Suresi 10. ayetinin meali, Arapçası, anlamı ve tefsiri...

Şems Suresi 10. Ayetinin Arapçası:

وَقَدْ خَابَ مَنْ دَسّٰيهَاۜ

Şems Suresi 10. Ayetinin Meali (Anlamı):

Onu günahlara gömen de kesinlikle ziyâna uğrayacaktır.

Şems Suresi 10. Ayetinin Tefsiri:

Burada üstünde durulması lâzım gelen gelen en mühim husus “tezkiye”dir. “Ivedi­fakat­ye” kelimesinde iki önemli mâna vardır:

Birincisi; te­miz­le­mek, arın­dır­mak,

İkincisi; ar­tır­mak, ge­liş­tir­mek, be­re­ket­len­dir­mek ve fe­yiz­len­dir­mek.

Bu mâna çer­çe­ve­sin­de çabuk­ama­ye, esasen mâ­ne­vî eği­ti­min bü­tün sey­ri­ni ifade eder.

Tezkiyenin zıddı olan اَلتَّدْسِيَةُ (tedsiye) ise اَلدَّوْسُ (devs) kökündendir. “Devs”, bir şey gelişip büyümeyerek bodur ve güçsüz kalmak ve pusuya yatmak mânalarına gelir. “Tedsiye” ise, bir kimseyi aldanma ile ayartıp fesada çökertmek demektir. Bu kelimenin اَلدَّسُّ (dess) ya da اَلدِّسِّسَةُ (dissise)den gelme ihtimalide vardır. Dess ve dissise, bir şeyi bir şeyin altına gömüp sır olarak saklamak ve toprağa gömmek mânasınadır. Bizdeki “desîse” tabirinin aslı “dissise” mastarıdır. اَلدَّس۪يسُ (desîs), hiçbir ilaç ile giderilmeyen koltuk kokusuna, casusa ve küle gömülüp kebap olmuş ete denir. اَلدَّسَّاسُ (dessâs) da bir nesil pis ve fena yılana denir. İşte tedsis ve tedsiye bu mânalarla alakalı olarak bir şeyi iyice gömmek ve aldatma gerçekleştirmek, bir şeyi aldatma ile bozup fenalaştırmak ve en ince ayrıntısına kadar örtüp sır olarak saklamak, gömmek mânalarını ifade eder. Buna tarafından nefsi tedsiye, ruhu erdemli ve erdemli şeylerle temizlemeyip fena işler ve fena ahlâk ile yarmak, sonunda kokuşup gömülmeye mahkum âdî ceset kirleri, katı hayvânî gayeler, şaşaa gibi şeytanca ve karanlık hislerle çürütüp kokutarak maddiyata gömmek ve âhirette, küle gömülmüş “kebap” gibi cehennem ateşine kapatmaktır. Bunun için nefsi böyle bir duruma düşmekten kurtarabilmek için onun tezkiyesi zaruridir.

Nef­si ivedi­oysa­ye; ön­ce­lik­le onu kü­für, ce­hâ­let, kö­tü his­ler, yan­lış inançlar ve fe­nâ huylardan te­miz­le­mek­tir. Onu İslâm’a ay­kı­rı her cins­lü îti­kâ­dî, ah­lâ­kî ve ame­lî ast­lış­lık­lar­dan arın­dır­mak­tır. Onu te­miz­le­yip kö­tü­lük­ler­den ko­ru­duk­tan son­ra da, iman, ilim, ir­fân, hik­met, iyi duy­gu­lar, gü­zel huy­lar gi­bi tak­vâ özellikleriyle ter­bi­ye ede­rek, onu rû­hâ­ni­yet­le dol­dur­mak­tır.

Tez­fakat­yenin bir üst derecesi, nef­sin is­tek­le­ri­ni azal­ta­rak onun be­den üze­rin­de­ki hâ­ancak­mi­ye­ti­ni kır­mak ve bu sû­ret­le rû­hun hü­küm­ran­lı­ğı­na im­kân sağ­la­mak­tır. Bu, an­cak nef­se kar­şı irade­yi kuvvet­len­di­rmek aracılığıyla mümkün olabilir. İradeyi takviye etmek ise yi­yip iç­me, uyu­ma ve ko­nuş­mada ölçülü edinmek gi­bi usûl­ler­le sağ­la­na­bi­lir. Bun­dan do­la­yı­dır fakat, Kur’lahza ve sünnetin ruhuna uygun olarak âlimlerimiz kadar “eksik ye­mek, eksik uyu­mak ve eksik ko­nuş­mak” nef­si diz­gin­le­me­nin metodu olarak belirlenmiştir. Çün­kü bun­lar, nef­se hâ­ama­mi­ye­tin ilk adım­la­rı­dır.

Fa­kat her konuda ol­du­ğu gi­bi, bu metotları uygulamada da îti­dâ­li el­den bı­rak­ma­mak ge­re­leke. Çün­kü be­den, Al­lah’ın in­san­la­ra bir emâ­ne­ti­dir. Bu sebeple kul, nef­si­ni tez­oysa­ye eder­ken if­rat ve tef­rît­ten sa­kın­ma­lı, onun az­gın­lık­la­rı­na set çe­ke­yim der­ken, uğraşma ve mü­câ­he­de­de aşı­rı­lı­ğa hayal­me­me­li­dir. Çün­kü din, bü­tün hâl ve dav­ra­nış­lar­da îti­dâ­li em­re­der. İn­san­la­ra her cins­lü if­rat ve tef­rit­cilt uzakta durmayı öğüt­ler. Üs­te­lik nef­si, mut­lak sû­ret­te ber­ta­raf et­mek müm­kün ol­ma­dı­ğı gi­bi, bu, istenen bir şey de de­ğil­dir. Bu­na gö­re nef­sin çabuk­ama­ye edil­me­si, nef­sâ­nî açlık ve te­mâ­yül­le­rin ilâ­hî dikte­ler çer­çe­ve­sin­de diz­gin­le­nip ter­bi­ye edil­me­si de­mek­tir.

Nef­si ivedi­ki­ye­ye ça­lış­ıp bu uğur­da cid­dî gay­retler kullanmak, önemine ve zor­lu­ğu­na bi­nâ­en “ci­hâd-ı ilave­ber” kabul edil­miş­tir. Ni­te­kim Resûlullah (s.a.s.) o kadar güç­lu ge­çen Te­bük Gaz­ve­si’nden dö­nerken birli­hâ­bı­na:

 “−Acilen minik cihâddan büyük cihâda dönüyoruz!” buyurdu. Ashâb-ı kirâm hayretler içinde:

“–Yâ Rasûlallah! Hâlimiz meydanda! Bundan daha büyük cihâd var mı?” dedikle­rinde Peygamberimiz (s.a.s.):

“–Şu Anda büyük cihâda, nefisle cihâda dönüyoruz!” buyurdu­. (Süyûtî, Câmiu’s-Sağîr, II, 73)

Nefisle cihâd, ama kalbî eğitim ve mânevî edep ile gerçekleşir. Gâye, ahlâkı yüceltmek ve insanı mânen olgunlaştırarak “insân-ı kâmil” hâline getirmektir. Bunun yolu da dinî gerçeklerle yoğrulmuş bir zihin, îman ve hoş ahlâk ile süslenmiş bir yürek, Kur’ân ve sünnetin rûhâniyetiyle taçlanmış hâl ve davranışlarla “tevhîdin mîrâcına yükselerek” kemâle ermektir.

Resûl-i Ekrem (s.a.s.):

“Us­lı, nef­si­ne hâ­kim olup onu he­sâ­ba çe­ke­rek ölüm öte­si için ça­lı­şandır. Ah­mak da nef­si­ni he­vâ­sı­na uydurduğu hâl­de Al­lah’tan iyilik bekleyip durandır” (Tir­mi­zî, Kı­yâ­met 25; İbn Mâ­ce, Zühd 31) buyurarak­ nefsi edep ve tezkiye etmenin önemine uyarı çeker.

Bunun içindir fakat, Allah Resûlü (s.a.s.) sürekli şöyle niyâzda bulunurdu:

“Al­lahım! Nef­si­me tak­vâ­ nasip et ve onu her türlü günahtan temizle. Zira onu en iyi temizleyecek olan sensin. Ona destek edip eğitecek olan da yalnızca sensin. Allahım! Yararsız ilimden, ürpermeyen kalpten, doymak bilmeyen nefisten ve kabul olunmayan duadan sana sığınırırm.” (Müs­lim, Zi­leke 73; Nesâî, İstiâze 13)

Nitekim in­fak, sa­da­ka, hiz­met gi­bi sâ­lih amel­ler, zâ­hi­ren baş­ka­la­rı­na fay­da­lı ol­mak şeklinde gö­rün­se de, doğrusu nef­se doğ­ru­yu, gü­ze­li ve iyiyi tel­kîn­dir. Çün­kü iyi­lik­ler bu yolla ben­lik­te yer eder ve rûh, bun­lar­la ün­si­yet kazanır. Di­ğer bü­tün sâ­lih amel­ler­le bir­lik­te söz­le­rin en gü­ze­li ve en doğ­ru­su olan Kur’ân-ı Ke­rîm’i oku­mak, öğütlerini can ku­la­ğıy­la din­le­mek ve hükümleriyle amel etmek de, nef­si eğitip düzeltecek en bü­ağırlık ve­sî­le­ler­den bi­ri­dir. Ha­ya­tı­nı bü­tü­nüy­le Kur’ân’ın öğrettiği şekilde aranjör bir kul, nef­si­nin kötülüğünden ve şey­ta­nın de­sî­se­le­rin­den kur­tu­lur ve yal­nız Hakk’ın hoşnutluğunu içinden gelerek ya­şar. Kal­bi ilâ­hî lu­tuf te­cel­lî­le­ri­ne maz­har olur. Bu du­ru­ma ge­len bir kul için, ar­tık gö­zün gör­dü­ğü, ku­la­ğın işit­ti­ği zâ­hi­rî ik­lî­min öte­si­ne mâ­ne­vî bir pan­cur açıl­ır; kâinat, hik­met­li ve aza­met­li bir ama­tâb hâ­li­ne gel­ir.

Çabuk­ki­ye­nin önemiyle ilgili olarak İb­râ­him Desû­kî (k.s.) şöy­le bu­yu­rur:

“– Evladım! Gün­düz­le­ri­ni oruç­la, ge­ce­le­ri­ni na­maz­la ge­çir­sen, te­miz bir iç âle­mi­ne ve Yargı ile samimi bir kulluk ilişkisine sahip ol­san da, sa­kın ben­lik id­di­âsın­da bu­lun­ma! Sa­kın gu­rû­ra yenilip nef­sin kan­dır­ma­sı­na al­dan­ma. Zira ni­ce der­viş, nef­si­nin fena arzularına ka­pı­lıp he­lâk ol­du.”

Hâ­tem-i Esamm (k.s.) da şöy­le bu­yu­rur:

“Muh­te­şem ko­nak­la­ra, ve­rim­li senet ve bah­çe­le­re al­dan­ma. Cen­net­ten da­ha gü­zel bir yer yok­tur. Fa­kat Hz. Âdem’in ba­şı­na ne gel­diy­se, cen­ne­tin o son­suz gü­zel­lik­le­ri için­dey­ken gel­di. Nef­si ora­da ebe­dî kal­mak is­te­di. Ya­sak ağaca yak­laş­tı. İlâhî hikmet gereği, dünya­ya in­di­ril­mek­le canice­lan­dı­rıl­dı.

İbâ­det ve ke­râ­me­ti­nin çok­lu­ğu­na al­dan­ma. Zira sahib ol­du­ğu bun­ca ke­râ­me­te rağ­men, Al­lah Teâlâ’nın ­kendi­si­ne ism-i âza­mı öğ­ret­ti­ği Bel’am bin Ba­ura’nın ba­şı­na ge­len ha­zîn âkı­bet, ne ka­bakımlı ib­ret­li­dir.

Sen, sen ol; ilim ve amel fazla­lu­ğu­na da al­dan­ma. Çün­kü on­ca ilim ve tâ­ati­ne rağ­men İblîsin ba­şı­na ne­ler gel­di, bil­mi­yor mu­sun?! Nefs ve şey­ta­nın iğ­vâ­sıy­la al­da­nan­lar­dan ol­ma!

Âbid­le­rin, zâ­hid­le­rin ya­nın­da bu­lu­nu­yo­rum di­ye de ken­di­ne gü­ven­me. Zira ku­ru ku­ru­ya bir beraber­lik fay­da­sız­dır. Sâ­le­be, Pey­gam­berimiz (s.a.s.)’in soh­be­tin­de duy­gu­suz­ca bu­lun­du­ğun­dan fe­cî bir âkı­be­te uğ­ra­dı.

Bir pey­gam­ber çocuğu ol­ma­sı­na rağ­men Hz. Nûh’un oğ­lu, ba­ba­sı­nın davetin­e karşısında ken­di­si­ni ihtiyaçsız gör­mek gi­bi bir bed­baht­lı­ğa sürüklendi. Ara­la­rın­da­ki kan ba­ğı bile ona bir fay­da sağlamadı. Ne­tî­ce­de, he­lâk edi­len­ler­den ol­du.

Hz. Lût’un ka­rı­sı, kâ­fir ve fâ­sık­la­ra olan ün­si­yet ve mu­hab­be­ti se­be­biy­le ya­nı­ba­şın­da­ama hi­dâ­yet nû­run­dan na­sip­siz kal­dı ve gaf­let içer­isin­de küf­rün ka­ran­lık­la­rı­na dal­dı.

Hü­lâ­sa; ilim, amel, mülk, konut­lat ve arkadaş gi­bi ne ka­gizli da­ya­nak var­sa âhi­ret­te­ancak kur­tu­lu­şun için bun­la­ra çok gü­ven­me! Bun­lar­dan nef­si­ne birli­lâ pay çı­kar­ma.”

Hâsılı her mü­min, sıkça nef­siy­le iç he­sap­laş­ma­ya gi­re­rek, onu sî­ga­ya çek­me­li; mâ­ne­vî durumuna cid­dî bir şe­kil­de çe­fakat-dü­zen ve­rip, gi­di­şâ­tı­nı kont­rol al­tı­na al­ma­lı­dır. Bu­na “leziz mu­hâ­se­be­si” de­nir. İn­san, hiç ol­maz­sa ba­şı­nı matem­tı­ğa koy­du­ğu her yir­mi dört sa­at­te bir, o gü­nün mu­hâ­se­be­si­ni yap­ma­lı ve ken­di­ni sî­ga­ya çek­me­li­dir. Bu­nu alış­kan­lık hâ­li­ne ge­ti­ren­le­rin ha­tâ­da ıs­rar il­le­tin­den kur­tu­la­bil­me­le­ri ko­lay­la­şır.

Nefs ivedi­ama­ye­si ne­tî­ce­sin­de kalb, “se­lîm” hâ­le ge­lir. Kalb-i se­lîm mer­ha­le­sin­de şu üç hâl mü­şâ­he­de edi­lir:

 Kim­se­yi in­cit­mez. Bu, takvâ eh­li­nin hâ­li­dir. Kalb, nef­sin şer­rin­den ko­ru­nur. Gü­zel ah­lâk te­şek­kül eder.

 Kim­se­den in­cin­mez. Bu da, mu­hab­bet eh­li­nin hâ­li­dir. Fâ­nî­le­rin övgü ve yer­me­le­ri bir ehem­mi­yet açıklama et­mez. Gü­neş ışı­ğı kar­şı­sın­da ay­dın­lat­ma ve ka­rart­ma­la­rın bir öne­mi ol­ma­ya­ca­ğı gi­bi.

Şâ­ir bu hâ­li şöy­le ifade eder:

   “Ci­hân ba­ğın­da ey âşık bu­dur mak­sûd-ı ins ü cin1

   Ne kim­se sen­den in­cin­sin ne sen bir kim­se­den in­cin.”

 Dünya men­fa­atiy­le âhi­ret kazancı kar­şı kar­şı­ya ge­lin­ce, âhi­re­ti ter­cih ede­rek Allah’ın rızasını he­def­ler.

Önceki âyetlerde insan nefsinin mâhiyetine dikkat çekici edilerek, 9-10. âyetlerde de nefsi tezkiye edip kötülüklerden arındıranın kurtuluşa ereceği, onu temizlemeyip kötülüklere gömenin ise ziyana uğrayacağı bildirilmişti. Şimdi ise tarihten muşahhas bir misal verilerek bu kâide izah edilir:

Maksûd-i ins ü cin: İnsanların ve cinlerin en büyük gayesi. 

Şems Suresi tefsiri için tıklayınız...

Kaynak: Ömer Çelik Tefsiri

Şems Suresi 10. ayetinin meal karşılaştırması ve öteki ayetler için tıklayınız...

Kaynak: www.islamveihsan.com URL: https://www.islamveihsan.com/sems-suresi-10-ayet-meali-arapca-yazilisi-anlami-ve-tefsiri.html

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.