Hz. İbrahim (a.s.) kimdir? İbrahim Peygamber nerede doğdu? Hz. İbrahim’in (a.s.) babası kimdir? Hz. İbrahim (a.s.) nerede yaşadı? Hz. İbrahim’in (a.s.) eşleri ve çocukları kimlerdir? Hz. İbrahim (a.s.) hangi acımasız hükümdar vaktinde yaşadı? İbrahim Aleyhisselam tevhid inancına nasıl ulaştı? Hz. İbrahim’e (a.s.) kaç suhuf gönderildi? Hz. İbrahim (a.s.) hangi kavme gönderildi? Hz. İbrahim’e (a.s.) niçin Halilullah denildi? Hz. İbrahim (a.s.) kaç yıl yaşadı? Hz. İbrahim’in (a.s.) kabri nerede? Hz. İbrahim (a.s.) ile ilgili ayet ve hadisler nelerdir? Nemrud’un işkence ve tehditlerine meydan okuyan, alev yığınlarını gül bahçelerine çeviren Hz. İbrahim’in (a.s.) hayatı, mucizeleri ve kıssası.

Kur’an’da duası en fazla nakledilen peygamber ve Ülü’l-azm (En yüksek derecedeki) peygamberlerden Hz. İbrahim’in (a.s.) özet olarak hayatı.

HZ. İBRAHİM’İN (A.S.) KISACA HAYATI - İbrahim Aleyhisselam Kimdir?

Hz. İbrahim (a.s.) Babil’in doğusunda Dicle ve Fırat ırmakları arasındaki bölgede dünyaya geldi. Babasının adı Taruh’tur. Hz. İbrahim’in (a.s.) orta boylu, ela gözlü, hoş ve gülümseyen, açık alınlı, üçgenin taban olmayan kenarı izlerine varıncaya dek şekil ve şemailce Hz. Muhammed’e (s.a.v) en fazla eş insan olduğu nakledilir.

Hz. İbrahim (a.s.) “Halilullah” yani Allah’ın dostu olarak anılır. Hz. İbrahim’in (a.s.) diğer bir sıfatı da “Ebu’l-Enbiya” yani Peygamberler Babası’dır.

Oğulları Hz. İsmail’in (a.s.) soyundan Peygamber Efendimiz; Hz. İshak’ın (a.s.) soyundan da Benî İsraîl peygamberleri geldi.

Hanımları, Hz. İsmail’in (a.s.) annesi Hacer, Hz. İshak’ın (a.s.) annesi Sare validemizdir.

Hz. İbrahim’in (a.s.) dinin adı Hanif’tir ve Müslüman olarak adlandırılır. Hz. İbrahim’e (a.s.) 10 sayfa suhuf indirildi. İbrahim Aleyhisselam Keldanî kavmine gönderildi.

Hz. İbrahim (a.s.) kendi heykelini yaptırıp taptıran Babil hükümdarı Nemrut’u Allah’ın dinine eğlence etti. Bu daveti kabul etmeyen Nemrut kadar ateşe atıldı. Fakat ateş kendisini Allah’ın izni ile mucize olarak yakmadı.

Ateşe atılma hadisesinden sonradan îman edenlerin kuytu ibadet etmeleri, ayrıca Nemrut ve Keldanî kavminin üstüne gönderilecek azaptan muhafaza için İbrahim Aleyhisselam Babil’e, oradan da kardeşinin oğlu Lût, hanımı Sare ve bir mü’min topluluğu ile birlikte Urfa’nın güneyinde bir kasaba olan Harran’a hicret etti.

Keldani kabilesi toz halinde sivrisinek sürülüleri ile helak oldular. Nemrut ise bir sineğin beynine girmesi ile helak oldu.

Hz. İbrahim (a.s.) oğlu İsmail (a.s.) ile kurban imtihanından geçti ve insanlık kurban kesmeyi ondan öğrendi. Oğlu İsmail (a.s.) ile birlikte Kabe’yi inşa etti. Kabe’nin inşası esnasında Hz. İbrahim’in (a.s.) üzerine çıkıp duvar ördüğü ve üzerinde insanları hacca ağırlama ettiği kabul edilen taş ya da onun bulunduğu yere Makam-ı İbrahim denildi.

Hz. İbrahim (a.s.) Kabe’nin inşasını tamamlayınca Cebrail (a.s.) gelip kendisine hac farîzasının nasıl yapılacağını öğretti. O da insanları hac ibadetine ağırlama etti. Oğlu ile birlikte birincil hac farîzasını yerine getirdi ve insanlar hac yapmayı onlardan öğrendi. İnsanlık tarihinde ilk vakfı İbrahim Peygamber kurdu.

Hz. İbrahim’in (a.s.) adı Kur’an-ı Kerim’de 69 kere geçer. Kur’an’da 14. Surenin adı İbrahim Suresi’dir. Kur’an’da duası en fazla nakledilen peygamber İbrahim Aleyhisselam’dır. Ülü’l-azm (En yüksek derecedeki) peygamberlerdendir.

Hz. İbrahim’in (a.s.) 200 ya da 175 yaşında vefat ettiği ve Kabe’de Makam-ı İbrahîm ile Zemzem arasındaki yerde defnedildiği söylenti edilir. Diğer bir rivayete kadar kabri Filistin’in el-Halil şehrinde Hz. Sare’nin yanındadır.

“Halilullah” yani Allah’ın dostu ve “Ebu’l-Enbiya” yani Peygamberler Babası diye anılan Hz. İbrahim’in (a.s.) ayrıntılı hayatı.

HZ. İBRAHİM’İN (A.S.) HAYATI - İbrahim Peygamber Kimdir?

Hazret-i İbrâhîm, Bâbil’in doğusunda Dicle ve Fırat ırmakları arasındaki bölgede dünyâya geldi.

HZ. İBRAHİM’İN (A.S.) BABASI KİMDİR?

Bir rivâyete göre, babası hâlis bir mü’min olan Târuh’tur. Târuh ve­fât edince, İbrâhîm -aleyhisselâm-’ın annesi, Târuh’un kardeşi olan Âzer ile ev­lenmiştir. Dolayısıyla, bir putperest olan Âzer, O’nun üvey babasıdır. Öteki bir rivâyette ise Taruh, İbrâhîm -aleyhisselâm-’ın babasının eski ismi­dir. Putperest olunca ismi Âzer olmuştur. İmâm-ı Süyûtî -rahmetullâhi aleyh- ise, İbn-i Abbâs’tan gelen bir rivâyete kadar, Âzer’in, İbrâhîm -aleyhisselâm-’ın babası yok amcası olduğunu anlatmak­tedir.

HZ. İBRAHİM (A.S.) HANGİ KAVME GÖNDERİLDİ?

İbrâhîm -aleyhisselâm-, Keldânî kavmine gönderilmiştir. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’den sonradan insanların en fazîletlisidir. Adalet Teâlâ O’nu «Halîlim» (Dostum) diye taltîf buyurmuştur. Bu sebeple “Halîlu’r-Rahmân” olarak da anılır.[1]

HZ. İBRAHİM’E (A.S.) KAÇ SUHUF GÖNDERİLDİ?

Hazret-i İbrâhîm -aleyhisselâm-’a on suhuf indirilmiştir. Ebû Zer -radıyallâhu anh-’ın Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’den naklettiğine göre bu sahîfelerde şu nasihatler ve ibretli sözler yer almaktaydı:

“Ey saltanat bahşedilen, imtihan edilen ve aldanan kral! Ben seni dünyayı birbiri üzerine yığasın diye göndermedim, lakin mazlumun duâsını Ben’den geri çeviresin, mazlumu bana yalvarmak zorunda bırakmayasın diye gönderdim. Çünkü Ben, mazlumun duâsını kâfir de olsa geri çevirmem.”

“Akıl sâhibinin belli saatleri olmalı:

- Vaktinin bir bölümünü Rabbine duâ ve münâcâta,

- Bir kısmını Ulu Allâh’ın san’beygir ve kudreti üstünde tefekküre,

- Bir kısmını geçmişte işlediklerinden ve gelecekte işleyeceklerinden kendisini hesâba çekmeye,

- Bir kısmını da helâlinden maîşetini kazanmaya ayırmalıdır.” (Ebû Nuaym, Hilye, I, 167; İbn-i Esîr, el-Kâmil, I, 124)

Hazret-i İbrâhîm’in öteki bir sıfatı da “Ebu’l-Enbiyâ” (Peygamberler Babası)’dır. Oğulları İsmâîl -aleyhisselâm- ve İshâk -aleyhisselâm-’dır. İsmâîl -aleyhisselâm-’ın soyundan Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz; İshâk -aleyhisselâm-’ın so­yundan da Benî İsrâîl peygamberleri gelmiştir.

İBRAHİM İSMİ KUR’LAHZA’DA GEÇİYOR MU?

Hazret-i İbrâhîm’in ismi Kur’ân-ı Kerîm’de yirmi beş sûrede altmış dokuz kere geçmektedir. Kur’ân-ı Kerîm’de O’nu metheden muhtelif isim ve sıfatlar yer almaktadır. Bu sıfatlardan bâzıları:

Evvâh (çok âh eden, niyâz eden),

Halîm (hilm sâhibi, yumuşak huylu),

Munîb (Allâh’a gönülden yönelen),

Hanîf (şirk ve dalâletten uzaktan durup tevhîd dînine sımsıkı sarılan),

Kânit (Allâh’a kulluk eden) ve

Şâkir (fazla şükreden)’dir.

İbrâhîm -aleyhisselâm-, maîşetini te’mîn maksadıyla kumaş ve elbise ticâretiyle uğraşmış, hicretinden daha sonra da çiftçilik yapmıştır.

NEMRUD NEDİR?

Keldânî kabîlesinin hükümdârı olan Nemrûd, birincil zamanlarda âdil ve insaflı bir kimse idi. Kavmi, yıldızlara ve putlara tapardı. Daha sonraları Nemrûd, saltanatı genişleyince kibre kapıldı ve heykellerini yaptırarak kavmine:

“–Ben de tanrıyım. Bana da tapın!” dedi.

Rivâyet edildiğine tarafından Nemrûd, birgün rüyâsında, gökte bir nûrun parladı­ğını ve onun, güneş ile ayın nûrunu söndürdüğünü fark etti. Öteki bir rivâyette ise, rüyâsında bir kişinin gelerek kendisini tahtından indi­rip yere çarptığını görmüştü. Uyanınca telâşlandı. Müneccimleri saraya çağırarak rüyâsını anlattı. Onlar da:

“–Yeni bir din gelecek. O dîni getiren kimse de senin tahtını yerle bir edecek. O’na karşısında tedbîrini al!” dediler.

Bunun üstüne Nemrûd’un şûrâsı, bu hâle mânî edinmek için doğan erkek ço­cuklarının katline karar verdi. Bu sebeple o sırada yeni doğmuş yer alan takriben yüz bin çocuk öldürüldü.

İşte o zaman İbrâhîm -aleyhisselâm-’ın annesi de İbrâhîm’e hâmileydi. Doğum yaklaşınca kocası Âzer’e:

“–Sen puthâneye git ve orada bana duâ et! Eğer erkek doğurursam, sana getiririm. Kendin Nemrûd’a götürürsün. O da çocuğunu katleder. Bu Nedenle senin, onun yanına îtibârın artmış olur.” dedi.

Âzer puthâneye gittikten daha sonra İbrâhîm -aleyhisselâm- doğdu. Annesi anında gizlice O’nu bir mağaraya yerleştirdi. Âzer eve dönünce de, ona çocuğun çok zayıf doğduğunu ve bu yüzden öldüğünü bildirdi.

İbrâhîm -aleyhisselâm-’ın annesi, Âzer evden gidince derhal çocuğun yanına gitti. O’nu emzirdi. Bundan sonra da fırsat buldukça hep böyle yaptı. Bâzen Hazret-i İbrâhîm’in parmaklarını emdiğini görürdü. Zîrâ Cebrâîl -aleyhisselâm-, O’nun parmaklarının arasından yağ, bal, süt ve hurma şırası akıtırdı.

İbrâhîm -aleyhisselâm-’ın çocukluk devresinin mağarada geçtiği, mağaradan çıktığında ise tevhîd inancını teblîğe başladığı rivâyet edilir.

Âyet-i kerîmede:

“Biz İbrâhîm’e daha önce rüşdünü vermiştik...” (el-Enbiyâ, 51) buyrul­maktadır.

Rüşd, hayrı ve doğru yolu bulmak, doğruyu eğriden bozmak, adalet yolunda sağlam ve sabırlı olmak, tam bir isâbetle doğruca gitmektir.

İbrâhîm -aleyhisselâm- “Allâh’tan başka ilâh yoktur, O benim Rabbimdir, O her şeyin Rabbidir.” dedikçe annesi ve babası Nemrûd’dan korkarak ağlarlar ve İbrâhîm’i ihtâr ederlerdi. Onların bu endişelerine karşılık Hazret-i İbrâhîm:

“–Benim hakkımda Nemrûd’dan hiç korkmayınız. Beni küçüklüğümde koruyan Allâh Teâlâ, büyüklüğümde de muhâfaza eder.” derdi. (İbn-i İyâs, Bedâyiu’z-Zuhûr, s. 84)

RABBİM ALLAH’TIR

Âzer, put yapıp satar ve onunla geçinirdi. Âzer’in öteki oğulları da, putları överek satarlardı. Hazret-i İbrâhîm -aleyhisselâm- ise, kendisine satması için Âzer’in verdiği putu, boynuna ip bağlayarak pazara götürür:

“Ne zarar ne de avantaj veremeyen bu putları alan var mı?” diyerek alaylı bir şekilde seslenir, hiç kimse kendisinden put almazdı. Hakâret olsun diye onları yerlerde sürüklerdi. Sonradan putun başını suya sokar:

“–Haydi fazla susadın, biraz da sen iç!” derdi.

İbrâhîm -aleyhisselâm-, Allâh’ın verdiği rüşd sâyesinde hiçbir kimsenin tâlim ve terbiyesi altına girmeden nice büyük ilâhî hakîkatlerin âşinâsı ve tevhîd yolunun kı­lavuzu oldu. O’nun genç yaşlarda başlayan Rabbini tanınma ve bunu kavmine teblîğ etme husûsiyeti, âyet-i kerîmelerde şöyle anlatılır:

“Gecenin karanlığı O’nu (İbrâhîm’i) kaplayınca O bir yıldız fark etti. «Rabbim budur!» dedi. Yıldız batınca «Ben batanları sevmem!» dedi. (sonra) Ay’ı doğarken görünce (tekrar) «Rabbim budur!” dedi. O da ba­tınca «Rabbim bana içten yolu göstermezse, kuşkusuz yoldan sapanlardan olurum.» dedi. Güneş’i doğarken görür görmez de «Rabbim budur! Zîrâ bu daha büyük.» dedi. O da batınca dedi oysa: «Ey kavmim! Ben sizin (Allâh’a) iki taraflı koştuğunuz şey­lerden uzağım! Benim Rabbim, bütün noksan sıfatlardan münezzeh olan Allâh’tır! Ben hanîf[2] olarak yüzümü, gökleri ve yeri yaratan Allâh’a çevirdim ve ben müşriklerden değilim.»” (el-En’âm, 76-79)

Bu âyet-i kerîmelerde ifâde edilen hakîkat; İbrâhîm -aleyhisselâm-’ın Allâh’tan başkasına tapan zavallılara, gittikleri yolun hatalı ve inançlarının bâtıl ol­duğunu göstermesidir. Nitekim Hazret-i İbrâhîm -aleyhisselâm- bir yıldız görerek: “Bu benim Rabbim olacak ha!” dedi. Evvelâ bir yıldızın, Rab olabileceğini uzakta görerek etrafındakilere bir târizde bulundu. Çok geçmeden o yıldız batınca: “Ben, batanları sevmem.” diyerek ilâhlık ve kullukta sevginin en mühim başlıca olduğunu ve buna mukâbil batmanın ilâhlık delili yok, bilâkis yaratılmışlık ve değil olma delili olduğunu ifâde etmiştir. Bu sebeple de böyle varlıkları ilâh zannetmenin, sonu nafile çıkacak bir sapıklık olduğunu, Rabb’in zevâlden berî olan bir becerikli kudret olması gerektiğini anlatmıştır.

Hem bu misâl, her fikir sâhibi kimsenin, tefekkür yoluyla kendisini yaratan Allâh’ın varlığı ve birliği hakkında gerekli veri ve îmâna kavuşabileceğini ortaya koymaktadır. Bu sebeple ehl-i sünnet ulemâsından bir kısmı, İslâm’ın ulaşmadığı insanların da kurtuluşa erebilmeleri için Allâh’ın varlığına ve birliğine inanmakla mükellef olduk­larını, fakat amel işleme yönünden mes’ûl tutulmayacaklarını ifâde etmişlerdir.

TEVHİDE EĞLENCE

İlâhî hakîkatleri idrâk ederek Rabbini bulan ve kendisine taraf-ı ilâhîden her­kese verilmeyen bir ilim bahşedilen Hazret-i İbrâhîm -aleyhisselâm-, tevhîde dâvete babası Âzer’den başladı. Ona yumuşak bir ta­vırla şöyle dedi:

“–Babacığım! İşitemeyen, göremeyen ve sana hiçbir faydası olmayan şeylere ni­çin tapıyorsun? Babacığım! Bana, sana verilmeyen bir ilim verildi. Bana tâbî ol; seni sırat-ı müstakîme ulaştırayım. Babacığım, şeytana tapma! Çünkü iblis, Rahmân’a isyân etmiştir. Ey babacığım! Açık Konuşmak Gerekirse ben sana Rahmân’dan bir cefa dokunup da şeytana arkadaş olmandan korkuyorum!” (Meryem, 42-45)

Âzer ise kızarak:

“«–Ey İbrâhîm! Sen benim tanrılarımdan yüz mü çeviriyorsun? Eğer (onlara dil uzatmaktan) vazgeçmezsen, and olsun seni taşlarım. Uzun zaman benden ayrıl; git!» dedi.” (Meryem, 46)

Fakat İbrâhîm -aleyhisselâm-, Âzer’e tekrar yumuşak bir üslûbla mukâbele etti:

“İbrâhîm: «Sana selâm olsun! Rabbimden senin için mağfiret dileyeceğim. Çünkü O, bana karşısında fazla lutufkârdır.» dedi.” (Meryem, 47)

Ve babasının affı için duâ etti. Oysa duâsı kabûl edilmedi. Çünkü babası Allâh düşmanıydı. İbrâhîm -aleyhisselâm- bunu en ince ayrıntısına kadar anladığında duâ etmekten hemen vazgeçti. Zîrâ kâfirlerin affı için değil, fakat hidâyetleri için duâ edilirdi. Kur’ân-ı Kerîm bu husûsu şöyle bildirir:

“Cehennem ehli oldukları açıkça kesin olduktan daha sonra, akrabâ dahî olsalar, (Allâh’a) karşılıklı koşanlar için bağışlama dilemek, ne peygambere yaraşır, ne de mü’min­lere! İbrâhîm’in babası için bağışlama dilemesi (ise), yalnızca ona verdiği sözden dolayı idi. Onun Allâh düşmanı olduğu kendisine muhakkak olunca, ondan (anında) uzaklaştı. hiç kuşkusuz İbrâhîm, fazla yumuşak huylu ve pek sabırlı idi. (et-Tevbe, 113-114)

İbrâhîm -aleyhisselâm-’ın babası ve kavmi ile mücâdelesi, onlara gittikleri şirk yolunun yanlışlığını anlatması ve onları aklî ve mantıkî delillerle tevhîd inancına ısrarla dâvet etmesi, Kur’ân-ı Kerîm’de defalarca ifâde edilmektedir. Bunlardan birinde Hazret-i İbrâhîm -aleyhisselâm-’ın, îmân etmeyen babası ve kavmi ile şöyle konuştuğu beyân olunmaktadır:

“O, babasına ve kavmine: «–Şu karşısına geçip tapmakta olduğunuz heykeller de ne oluyor?» dedi. Onlar: «–Biz, babalarımızı bunlara tapan kimseler olarak bulduk.» dediler. (İbrâhîm:) «–Açık Konuşmak Gerekirse siz de, babalarınız da açık bir sapıklık içindesi­niz.» dedi. Kavmi ise: «–Bize gerçeği mi getirdin, yahut oyunbazlardan biri misin?» dediler. (Bunun üzerine İbrâhîm): «–Hayır, sizin Rabbiniz, yarattığı göklerin ve yerin de Rabbidir ve ben buna şâhidlik edenlerdenim.» dedi.” (el-Enbiyâ, 52-56)

HZ. İBRAHİM’İN (A.S.) PUTLARI KIRMASI

Keldânî kabîlesi senede bir gün toplanır, bayram yapardı. Âzer, Hazret-i İbrâhîm’e:

“–Sen de bugün bayram yapmak için bizimle gel!” dedi.

İbrâhîm -aleyhisselâm-, yolda hastalığını mâzeret göstererek geri döndü. Puthâneye gitti. Orada gümüş, bakır ve ağaçtan yapılmış putlar vardı. Önlerine de, bereketlenmesi için yemekler konmuştu. En kocaman put, altından üretilmiş bir tahtın üstüne oturtulmuştu. Sırma elbiseler giydirilip başına tâc konmuştu.

İbrâhîm -aleyhisselâm-, büyük putun dışındaki putların hepsini balta ile kırdı. Sonra da baltayı büyük putun boynuna astı. Akşam olunca Keldânî kabîlesi, bayram yerinden puthâneye döndüklerinde, gördükleri görünüm karşısında büyük bir şaşkınlığa düştüler. Varsayım yürüterek:

“–Bu işi yapsa yapsa oysa İbrâhîm yapar!” dediler. Ardındaki anında İbrâhîm -aleyhisselâm-’ı bularak sordular:

“–Bu işi sen mi yaptın?”

İbrâhîm -aleyhisselâm- şöyle cevâp verdi:

“–Büyük put, kendisinden başkasına tapınılmasını istemiyordu. Bu sebeple diğerlerine kızgındı. Sonunda hepsini balta ile parçalayıp baltayı da omuzuna asmış olabilir. İsterseniz diğer taraftan kendisine sorun! Durumu size o anlatsın!”

Putperest halk müziği:

“–Putlar konuşmaz!” dedi.

Bunun üstüne İbrâhîm -aleyhisselâm- onlara:

“–O hâlde, nasıl olur da kendilerini bile koruyamayan şu âciz varlıklar, sizi korur? Hâlâ akıllanmayacak mısınız?” dedi.

Bu hâdise Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle anlatılır:

“O (İbrâhîm), el altından onların tanrılarına sokuldu: «Yemez misiniz?» dedi. (Cevap gelmeyince) «Neyiniz var oysa konuşmuyorsunuz?» dedi ve gizli gizli üzerlerine yürüyüp sağ eliyle onlara kuvvetli bir darbe indirdi.” (es-Sâffât, 91-93)

“Sonunda (İbrâhîm) onları paramparça etti. Yalnız en büyüğünü, belki ona mürâcaat ederler diye bıraktı. (Putları kırılmış gören ahali:) «–Bunu tanrılarımıza kim yaptı? Emin ki o, zâlimlerden biridir.» dediler. (Bir kısmı:) «–Bunları diline dolayan bir genç duyduk; kendisine İbrâhîm denilirmiş.» dediler. «–O hâlde O’nu hemen insanların gözü önüne getirin; ola ki şâhidlik ederler.» dediler. (Daha Sonra İbrâhîm’i oraya getirtip:) «–Bunu ilâhlarımıza sen mi yaptın ey İbrâhîm?» dediler. (O da:) «–Olur Ya de bu işi şu büyükleri yapmıştır. Hadi eğer konuşuyorlarsa onlara sorun!» dedi. Bunun üstüne, kendi vicdanlarına dönüp (kendi kendilerine) «–Zâlimler, siz­lersiniz sizler!»3 dediler. Sonradan yeniden eski inanç ve tartışmalarına döndüler: «–Sen bunların konuş­madığını o kadar âlâ biliyorsun!» dediler. İbrâhîm: «–Öyleyse, Allâh’ı bırakıp da, size hiçbir menfaat ve zarar veremeyen bir şeye hâlâ tapacak mısınız?» dedi. Size de, Allâh’ı bırakıp tapmakta olduğunuz şeylere de yuh olsun! Siz hafıza­lanmaz mısınız?” (el-Enbiyâ, 58-67)

Putperest halk, Hazret-i İbrâhîm’in bu ifâdelerinden putları O’nun kırdığına adamakıllı kanâat getirdi. Dertli putperestler, yapılan işi hazmedemediler ve şu taş parçalarının âcizliklerini görüp Hakk’a yöneleceklerine, Hazret-i İbrâhîm’e ateş püskürdüler:

(Bir kısmı:) «Eğer bir şeyler yapacaksanız, onu yakın ve böylece tanrılarınıza yar­dım edin!» dediler.” (el-Enbiyâ, 68)

HZ. İBRAHİM’İN (A.S.) ATEŞE ATILMASI

Putperestler durumu Nemrûd’a bildirdiler. Bunun üzerine Nemrûd, İbrâhîm -aleyhisselâm-’ı çağırttı.

Nemrûd’un huzûruna giren cümbür cemaat, evvelâ ona secde ederdi. İbrâhîm -aleyhisselâm- ise, secde etmedi. Nemrûd, merak ve hiddetle sebebini sorunca da:

“–Seni ve beni yaratandan başkasına secde etmem!” dedi.

Nemrûd:

“–Senin Rabbin kim?” deyince, İbrâhîm -aleyhisselâm-:

“–Benim Rabbim, dirilten ve öldüren Allâh’tır.” dedi.

Nemrûd:

“–Ben de diriltir ve öldürürüm.” dedi. Zindandan iki birey getirtti. Birini öldürdü, diğerini ise serbest bıraktı. Daha Sonra da:

“–Bak, ben de bu işi yapıyorum.” dedi.

Lâkin akılsız Nemrûd, diriltmenin rûh vermek; öldürmenin ise rûh olmak ol­duğunu bilmiyordu. İbrâhîm -aleyhisselâm-:

“–Benim Rabbim, güneşi doğudan doğdurur. Gücün yetiyorsa sen de batıdan doğdur!” dedi.

Bu hâdise Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle beyân buyrulur:

“Allâh’ın kendisine mülk (hükümdarlık ve zenginlik) vermesi nedeniyle şıma­rıp Rabbi hakkında İbrâhîm ile tartışmaya gireni (Nemrûd’u) görmedin mi! İşte o vakit İbrâhîm: «Rabbim yaşam veren ve öldürendir!» demişti. O da: «Ben de yaşam ve­rir ve öldürürüm.» demişti. İbrâhîm: «Allâh güneşi doğudan getirmektedir. Haydi sen de onu batıdan getir!» dedi. Bunun üstüne kâfir şaşırıp yanıt veremez hâle geldi. Allâh zâ­limler topluluğunu hidâyete erdirmez.” (el-Bakara, 258)

Bu âyet-i kerîmede Nemrûd’un nankörlüğü, azgınlığı ve Cenâb-ı Hakk’a aleyhinde îlân-ı harb ederek başkaldırışı bildirilmektedir. İmâm Beyzavî, yeryüzünde ilk ilâhlık iddiâ eden ahmağın Nemrûd olduğunu bildirmektedir. O, Allâh’ı inkâr etmiş, kendisine bahşedilen mal-mülk karşısında şükredeceği yerde nankörlük etmiştir.

İbrâhîm -aleyhisselâm-’ın Nemrûd’la görüşmesi husûsunda iki rivâyet vardır:

İbrâhîm -aleyhisselâm-, putları kırınca O’nu hapsettiler. Ateşe atılmak üzere Nemrûd’un huzûruna getirdiler. Bir sene kıtlık olmuştu. Nemrûd, halkına gıdâ dağıtıyordu. Gıdâ verdiği kimseye de:

“–Rabbin kim?” diye soruyordu. Sıra İbrâhîm -aleyhisselâm-’a gelince O:

“–Benim Rabbim dirilten, yaşam veren ve öldürendir!” dedi.

Nemrûd, bu söze öfkelendi. Hazret-i İbrâhîm’e yiyecek vermedi. Hem O’na nasıl bir cezâ verileceği husûsunda avanesini toplayıp onlarla istişâre etti. Henûn4 adında bedbaht birisi:

“–O’nu büyük bir ateşte yakalım!” dedi.

Bu önerge kabûl edildi. Alev için hazırlıklar başlatıldı. Bir ay odun taşındı. Câhil ve ahmak halk müziği:

“–Bu insan, bizim putlarımıza aleyhinde çıkıyor!” diye odun taşıma işinde seferber oldular. Dağ gibi odun yığıldı. Yakılan ateşin alevleri semâlara çıkıyordu. Harâretinden dolayı, kuşlar yakınından bile geçemiyordu.

Tüm hazırlıklar bitince halk müziği, ateşin başına toplandı. İbrâhîm -aleyhisselâm- elleri kelepçeli ve ayakları prangalı bir şekilde oraya getirildi. Ancak o büyük peygamber “Halîl” olduğu için fazla şiddet bir durumda olmasına rağmen büyük bir teslîmiyet ve tevekkül içinde idi. Gönlünde en ufak bir nefret edilen şey ve üzüntü yoktu.

Nemrûd ve cemâati, O’nun ateşe nasıl atılacağını müzâkere ettiler. Nihâyet, mancınıkla atılmasına karar verdiler.

Yerdeki ve gökteki melekler, hayret içinde:

“–Aman yâ Rabbî! Sen’i en çok zikreden İbrâhîm -aleyhisselâm- ateşe atılıyor! O Sen’i bir an bile unutmayan bir peygamberdir! O’na yardımcı olmak için bize müsade verir misin Allâh’ım?” diye yalvardılar.

Allâh Teâlâ’nın müsade vermesi üstüne bir melek İbrâhîm -aleyhisselâm-’a geldi:

“–Rüzgârlar emrime verildi. Istek edersen ateşi darmadağın edeyim!” dedi.

Diğer bir melek:

“–Sular emrime verildi. İstersen ateşi aniden söndüreyim!” dedi.

Bir diğer melek:

“–Toprak emrime verildi. Dilersen ateşi yere batırayım!” dedi.

İbrâhîm -aleyhisselâm- ise, bu meleklere:

“–Dost ile dostun arasına girmeyin! Rabbim ne dilerse ben ona râzıyım! Kurtarır ise, lutfundandır. Eğer yakar ise, kusûrumdandır. Sabredici olurum inşâal­lâh!” diye mukâbelede bulundu.

Mancınığa konup ateşe atılmak üzere iken de İbrâhîm -aleyhisselâm-:

“Allâh bize yeter, o ne hoş vekîldir.” diyordu.

Abdullâh bin Abbâs -radıyallâhu anhümâ-’nın rivâyet ettiğine göre İbrâhîm -aleyhisselâm- bu sözü, ateşe atılırken söylemiştir.

Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de bu sözü, “Müşrikler size karşısında toplandılar, başınızın çâresine bakınız!” denildiğinde söylemiştir. Bunun üzerine Müslümanların îmânları artmış ve hep birlikte: “Allâh bize yeter, O ne hoş vekîldir!” diyerek, Allâh’a aleyhinde özgün bir teslîmiyet örneği sergilemişlerdir. (Buhârî, Tefsîr, 3/13)

Hazret-i İbrâhîm -aleyhisselâm- bütün ateşe atılmak üzereyken Cebrâîl -aleyhisselâm- geldi ve:

“–Bir dileğin var mı?” diye sordu. İbrâhîm -aleyhisselâm-:

“–Evet, bir talebim var, ama senden değil!” cevâbını verdi.

Cebrâîl -aleyhisselâm-, İbrâhîm -aleyhisselâm-’a hayretle:

“–Neden Allâh’tan kurtuluş istemiyorsun?” dedi.

O da:

“–Hâlimi O biliyor! Alev kimin emri ile yanıyor? Yakma kimin işidir?” diye yanıt verdi. Şâir bu cevâbı; “Âgâh olunca hâle, hâcet mi kalır suâle!” şeklinde mısrâya dökmüştür.

Allâh Teâlâ, İbrâhîm -aleyhisselâm-’ın meleklerden bile müstağnî davranıp bütün talebini Hakk’a yöneltmesinden râzı olmuş, O’nu Kur’ân-ı Kerîm’de:

“Sözünün eri olan (ahdine vefâ belirten) İbrâhîm.” (en-Necm, 37) âyet-i kerîmesiyle senâ etmiştir.

Tekrar Cenâb-ı Yargı, O’nu:

“Rabbi O’na «Teslîm ol!» deyince, hemencecik «(Tüm varlığımla) Âlemlerin Rabbine teslîm oldum!» dedi.” (el-Bakara, 131) âyet-i kerîmesi ile de, teslîmiyet timsâli olarak takdîm ve taltîf etmiştir.

İbrâhîm Halîlullâh’ın bu ulu teslîmiyeti ve yalnız Hakk’a tevekkülü üstüne, O daha ateşin içine düşmeden Allâh Teâlâ, ateşe emretti:

“…Ey ateş! İbrâhîm’e serin ve selâmet ol!” (el-Enbiyâ, 69)

Bu emirle birlikte İbrâhîm -aleyhisselâm-’ın düştüğü yer aniden gülistâna döndü. Orada tatlı bir pınar kaynayıp akmaya başladı. Bir rivâyete kadar, Cennet’ten bir gömlek indirildi ve Hazret-i İbrâhîm -aleyhisselâm-’a giydirildi. Bu gömlek, sonradan İshâk -aleyhisselâm-’a, O’ndan Yâkûb -aleyhisselâm-’a, O’ndan da Yûsuf -aleyhisselâm-’a intikâl etti. Yâkûb -aleyhisselâm-’ın gözleri kör olduğu zaman, Yûsuf -aleyhisselâm-’ın gönderip de gözlerinin açılmasına vesîle olan gömlek, işte bu gömlek idi.

Rivâyete tarafından ateşe: “Ey ateş! İbrâhîm’e serîn ve selâmet ol!” emri geldiği süre, yeryüzünde tüm ateşler kesin bir müddet serin hâle gelmiştir.

Bu durum üzerine Nemrûd şaşırdı ve heyecanlandı:

“–Ey İbrâhîm! Gördüm ancak senin ilâhın pek büyükmüş ve kendisinin kudret ve izzeti de seni zarardan koruyacak derecede imiş. Ey İbrâhîm! Senin Rabbin ne güzel bir Rabdir! Senin ilâhına hemen dört bin sığır kurban edeceğim!” dedi.

İbrâhîm -aleyhisselâm- da:

“–Sen sapıklıktan dönüp tevhîde gelmedikten sonradan, kurbanlarının hiçbir kıymeti yoktur!” dedi.

Oysa Nemrûd:

“–Mülkümü ve saltanatımı fedâ edemem! Ama yine de kurban keseceğim!” dedi.

Hakîkaten dört bin sığır kesti. İbrâhîm -aleyhisselâm- ile mücâdelesinden de vazgeçti. Lâkin hubb-i riyâset (baş olma sevdâsı), kibir, kibir ve inâdından dolayı îmân etmedi, bedbahtlardan oldu. Bir grup putperest ise, bu alenî mûcize karşısında îmân edip kurtuluşa erenlerden oldu.

Allâh Teâlâ’nın yardımıyla Nemrûd’un ateşinden sağ-sâlim kurtulan İbrâhîm -aleyhisselâm-, îmân etmeyenlere azâb-ı ilâhîyi hatırlattı:

“Dedi ama: «Siz, sırf aranızdaki dünyâ hayâtına has muhabbet uğruna Allâh’ı bırakıp birtakım putlar edindiniz. Sonradan kıyâmet günü (gelip çattığında ise) birbiri­nizi tanımamazlıktan gelecek ve birbirinize lânet okuyacaksınız. Varacağınız yer cehen­nemdir ve hiç yardımcınız da yoktur.” (el-Ankebût, 25)

HZ. İBRAHİM’İN (A.S.) HİCRETİ

Ateşe atılma hâdisesinden daha sonra Allâh -celle celâlühû- İbrâhîm -aleyhisselâm-’ın ve O’na îmân edenlerin dar ibâdet etmeleri, keza Nemrûd ve Keldânî kabîle­sinin üstüne gönderilecek olan ilâhî azaptan da muhâfaza olunmaları için hicret et­melerini dikte buyurdu. İbrâhîm -aleyhisselâm- ve kendisine tâbî olan mü’minler, kavimlerinden ayrılıp hicret etmeye karar verdiler. Cenâb-ı Adalet onların bu durumunu methederek şöyle buyurmaktadır:

“İbrâhîm’de ve onunla beraber bulunanlarda sizin için doğrusu güzel bir örnek vardır. Hani onlar kavimlerine şöyle demişlerdi: «Doğrusu biz sizden ve Allâh’tan başka tapmakta olduklarınızdan uzak kimseleriz. Sizi (bâtıl dîninizi) inkâr ettik, artık siz sâdece Allâh’a îman edinceye dek sizinle bizim aramızda ebedî olarak düşmanlık ve kin başlamıştır…»” (el-Mümtehine, 4)

Allâh Teâlâ böylece Halîli’ni ve mü’minleri selâmete çıkardı. Âyet-i kerîmelerde buyrulur:

“Lût da O’na îmân etmişti ve (İbrâhîm:) «Ben Rabbime (O’nun emrettiği yere) hicret ediyorum. Kuşkusuz O, mutlak güç ve hikmet sâhibidir.» dedi.” (el-Ankebût, 26)

“Biz O’nu ve Lût’u kurtararak, içinde cümle âleme bereketler verdiğimiz ül­keye taşıdık.” (el-Enbiyâ, 71)

Lût Peygamber, Hazret-i İbrâhîm’in kardeşinin oğludur. Peygamber olduğu dikkate alındığında, O’nun daha önce küfürde olup, sonradan da îmân ettiği düşünüle­mez. Dolayısıyla Hazret-i Lût’un Hazret-i İbrâhîm’e îmân ettiğini bildiren âyette, İbrâhîm -aleyhisselâm-’ı ilk tasdîk edenin Lût -aleyhisselâm- olduğuna işâret edilmek­tedir.

Hz. İbrahim (a.s.) Kimlerle Hicret Etti?

İbrâhîm -aleyhisselâm- Bâbil’e, oradan da Lût, Sâre ve bir mü’min topluluğu ile birlikte Urfa’nın güneyinde bir kasaba olan Harran’a5 hicret etti. Lût -aleyhisselâm- O’nun yeğeni, Sâre ise amcasının kızıydı.

Rabbinin emri mûcibince İbrâhîm -aleyhisselâm-, Sâre ile evlendi. Hazret-i Sâre, ahlâk-ı hamîde sâhibi sâliha bir kadındı. İbrâhîm -aleyhisselâm-’a karşısında son derece itaatkâr idi.

HZ. İBRAHİM (A.S.) VE FİRAVUN

İbrâhîm -aleyhisselâm-, sonra yine emr-i ilâhî üzerine zevcesi Sâre ile Şam’a, oradan da Mısır’a geçtiler. Lût -aleyhisselâm- da, peygamber olarak Sodom’a göç etti. (Sodom, Lût Gölü’nün bulunduğu yerdir. Altı üzerine çevrildiği için âyet-i kerîmede “mü’tefike” denilmiştir.)

Mısır’ı Firavun âilesi idâre ediyordu. Bunlar zâlim ve kibirli kimseler idi. Hududdan, tanıdık olmayan ve güzel bir bayan şehre girdiği zaman hemen Firavun’a bildiri­lirdi. Evli ise kocası öldürülür, eğer erkek kardeşi var ise, kadın ondan istenirdi. İbrâhîm -aleyhisselâm-, yanında Sâre vâlidemiz olduğu hâlde hududdan ge­çince, tekrar saraya haber gitti. Cemâl sâhibi bir kadının Mısır’a girdiği bildirildi. Sâre vâlidemiz, İbrâhîm -aleyhisselâm-’dan soruldu. O da “dîn kardeşi” mânâsına “kardeşimdir” dedi. Bunun üstüne İbrâhîm -aleyhisselâm-’a dokunmadılar. Sâre’yi alıp saraya götürdüler. Bu hususla amaca uygun olarak Buhârî’de geçen bir hadîs-i şerîfte şöyle buyrulur:

“Sâre saraya girince, hemen abdest alıp iki rekât namaz kılmak üzere huzûr-ı ilâhîye durdu. Namazı bitirince Cenâb-ı Hakk’a şöyle ilticâ etti:

«Ey Allâh’ım! Ben Sana ve Sen’in peygamberine inanmış, iffetimi de zevcimden başkasına karşı titizlikle korumuş bir kulun isem şu kâfiri bana musallat etme!»” (Buhârî, Buyu’, 100)

Firavun, Sâre’nin yanında yakınlaşmak istedi. Pat Diye nefesi kesildi. Felç oldu. Çünkü Allâh, Sâre’yi onun şerrinden korumaktaydı.

Firavun, korkusundan onu hür bıraktı. Câriyesi Hacer’i de armağan olarak ona verdi. Buna şaşırma eden etrâfına:

“–Bu kadın bir cinnîdir. Benimle azıcık daha kalsa, az daha helâk olacaktım. Zararından korunmak için ona Hacer’i verdim!” dedi.6

Cenâb-ı Yargı biz kullarına sâlih amellerimizle kendisine tevessül etmemizi ve kendisinden sabırla yardım talep etmemizi emrederek şöyle buyurur:

“Ey îmân edenler, namaz ve sabırla Allâh’tan takviye isteyiniz!..” (el-Bakara, 153)

Nitekim Sâre vâlidemiz de, namaz ve sabırla Allâh Teâlâ’ya yaptığı ilticâsının neticesinde kurtuluşa ermiştir.

Firavun’un kızı Hurya, Hazret-i Sâre’yi fazla sevmiş ve ona bir arz mücevherat hediye etmişti. İbrâhîm -aleyhisselâm- bunları görür görmez:

“–Bunları götür, geri ver, bunlar bize gerekmez.” dedi. Sâre onları geri götürdü. Hurya durumu babasına anlatınca Firavun buna şaşakaldı ve:

“–Belirli ancak bunlar üstün ve onurlu bir kavimdirler. Temiz ve asâletli bir soydan gelmektedirler.” dedi.

İbrâhîm -aleyhisselâm-, Sâre ve Hacer ile birlikte Mısır’dan Filistin’e döndü­ler. Seb’ denilen ıssız, sessiz bir yerde konakladılar. İbrâhîm -aleyhisselâm- bir kuyu kazdı. Oradan berrak, saydam bir su çıktı. Bir müddet sonradan yiyecekleri kal­madı. İbrâhîm -aleyhisselâm- şehre dürüst yol almaya başladı. Birazcık gittikten sonra yolda dü­şündü. Parası olmadığı için geri döndü. Sâre ve Hacer, pat diye ümitsizliğe ka­pılmasınlar diye çuvalına kum ve çakıl doldurdu. Konakladığı yere bu şekilde döndü. Çok yorulmuştu. Çuvalı bırakıp derhal uyuyuverdi.

Sâre Hacer’e:

“–Çuvalı aç!” dedi.

Çuvaldakiler buğday olmuştu. Hemencecik onu öğütüp un yaptılar, ekmek pişirdi­ler. İbrâhîm -aleyhisselâm- uyandığında buna fazla şaşırdı ve Rabbine şükretti.

Zamanla Seb’ beldesinde bolluk arttı, Allâh’ın nîmetleri bollaştı. Gelip geçenler burada iskân ettiler ve kalabalıklaştılar. Lakin sonunda nankörlük ederek İbrâhîm -aleyhisselâm-’a, kendi açtığı kuyudan su devretmek istemediler. Halîlullâh buna çok incindi. Bir peygamber gönlünün bu şekilde kırılması üstüne sular çe­kildi. Büyük bir susuzluk başladı. Zavallı gâfiller, bu durumu görünce çok pişman oldular. Gafletlerinden nedeniyle İbrâhîm -aleyhisselâm-’dan özür dilediler. Affedilmeleri için duâ etmesini ricâ ettiler. Fazla halîm bir peygamber olan İbrâhîm -aleyhisselâm-’ın, onların bu isteklerini kabûl edip de Hakk’a ilticâ etmesi üzerine rahmet-i ilâhî ile sular her yerde bollaştı.

NEMRÛD VE KELDÂNÎ KABÎLESİNİN HELÂKI

İbrâhîm -aleyhisselâm- Bâbil’e hicret ettikten daha sonra, gurur ve kibre kapılarak îmân etmeyen Keldânî kavmi üzerine toz hâlinde sivrisinek sürüleri indi. Putperestlerin kanlarını emdiler. O bedbahtlar, kurumuş ırk hâline gelerek he­lâk oldular. Bir sinek de, Nemrûd’un burnundan girerek beynine geçti. Mağrûr Nemrûd, ağrısından nedeniyle tekrar tekrar başına tokmak vurdurdu. Nihâyet, çabucak gelen bir tokmakla başı parçalandı.

Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyrulur:

“O’na (İbrâhîm’e) bir tuzak hazırlamak istemişlerdi; ama biz onları, daha çok hüsrâna uğrayanlar hâline getirdik.” (el-Enbiyâ, 70)7

Nitekim dünyâ saltanatı ile gurur ve gurûra sürüklenen Nemrûd ve dertli kavim, tüm insanlığa ibret olmak üzere toz hâlindeki sinekler göre kanları emilerek “insan kuruları” hâline geldiler.

Kuşların Canlanması

İbrâhîm -aleyhisselâm-:

“Yâ Rabbî, ölüleri diriltmekteki kudret tecellîni dünyâ gözü ile görmeyi özlem ediyorum!” diye ilticâ etmişti.

Bu hâdise, Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle anlatılır:

“İbrâhîm Rabbine: «–Ey Rabbim, ölüyü nasıl dirilttiğini bana göster!» demişti. Rabbi O’na: «–Yoksa inanmadın mı?» buyurdu. İbrâhîm: «–Hayır! İnandım, fakat kalbi­min mutmain olması için (görmek istedim.)» dedi. Bunun üzerine Allâh Teâlâ: «–Öyleyse dört tane kuş yakala, onları kendine alıştır, sonradan (onları kesip parçala), her dağın başına onlar­dan bir tutam koy! Sonra da onları kendine çağır; (bak nasıl) koşarak sana geleceklerdir. Bil ama Allâh Azîz’dir, Hakîm’dir.» buyurdu.” (el-Bakara, 260)

İbrâhîm -aleyhisselâm-, ölen bir canlının yeniden nasıl dirileceğini merak et­miş ve bunu kendisine göstermesini Rabbinden istemiştir. Allâh Teâlâ O’na âyette geçtiği gibi maddî bir misâlle yanıt vermiş, ama dirilişin mâhiyetini îzâh etmemiştir. Çünkü insanın veri kapasitesi, her yerde dirilme gerçeğini lâyıkıyla kavramaya elverişli değildir. Bundan önceki âyetlerde de geçtiği gibi peygamberlere bahşedilen bu örnekler birer mûcizedir. Mühim olan, Allâh’ın bütün canlıları, bilhassa insanı mutlaka diriltip hesâba çekeceğine kesinlikle îmân etmektir.

Şu da var ancak, her şeye gücü yeten Allâh Teâlâ, şahsen kendisi dilediği şekilde dirilttiği ve yaşam verdiği gibi, bunu kulları eliyle de gerçekleştirebilir. İbrâhîm -aleyhisselâm-’ın elinde tahakkuk eden bu hâdise buna misal olarak verilebilir. Tereddüd yok ancak,

“…Benim Rabbim hayat verir ve öldürür…” (el-Bakara, 258) diyen Hazret-i İbrâhîm “Ey Rabbim!” dediği zaman, “Ey hayat vermeye ve öldürmeye gücü yeten Rabbim!” demiş oluyor, “Ölüleri nasıl diriltirsin?” demekle de bir bakıma, “Bilirim Sen ölüleri diriltirsin, fakat bunu nasıl yaptığını bilmediğimden, acabâ Sen’in diriltme vasfın benim vâsıtamla da tahakkuk edebilir mi? Bana bunu göstermeni niyâz ediyorum.” demiş oluyordu. Cenâb-ı Hakk’ın “Ey İbrâhîm, yahut inanmadın mı?” îkâzı üstüne Hazret-i İbrâhîm: “Hayır yâ Rabbî! Bilakis îmân ettim, Sen dilediğin süre hayatı bana, bende gösterdiğin gibi diriltmeyi de gösterirsin, oysa kalbimin dar etmesi için, o îmanın verdiği şevk ile kalbime düşen ümit heyecanını dindirmek, îmandan yakînî (emin) bilgiye, ondan da müşâhedeye dinmek için istiyorum.” dedi ve asıl maksadının, her türlü leke ve kusurlardan temizlenmiş bir kalb edinmek olduğunu ve bu şekilde “makâm-ı hullete” (gönülden muhabbet ve arkadaşlık makâmına) erip daima Halîlullâh (Allâh’ın dostu) olarak kalmaktan ibâret bulunduğunu ortaya koydu.

Aklın birincil vazîfesi, Allâh’a îman etmektir. Ama fikir her durumda bir kaynak, bir açılış noktası ve bir yardım arar. Onu Hakk’ın izzetine teslîm edip O’nun sağlam kulbuna yapışmak ve hikmetine adapte etmek gerekir.

İbrâhîm -aleyhisselâm-’ın, Cenâb-ı Hakk’ın ölüleri nasıl dirilttiğini bakmak istemesine dâir birkaç rivâyet daha vardır. Saîd bin Cübeyr’in haber verdiğine tarafından Allâh Teâlâ İbrâhîm -aleyhisselâm-’ı “Halîl” edinince, Cebrâîl -aleyhisselâm- bunu kendisine müj­deledi. İbrâhîm -aleyhisselâm-:

“–Bunun alâmeti nedir?” diye sorunca, Cebrâîl -aleyhisselâm-:

“–Allâh Teâlâ senin duânı kabûl eder. Duân ile ölüleri diriltir.” dedi. Bunun üstüne İbrâhîm -aleyhisselâm-:

“Yâ Rabbî, ölüleri nasıl dirilttiğini bana göster!” diye niyâz etti.

Tefsîr-i Hâzin’de de şu tanımlama mevcuttur:

İbrâhîm -aleyhisselâm-, akarsu kenarında bir hayvan ölüsü fark etti. Onu, çay içinde iken su hayvanları yiyor, bir dalga ile sâhile vurunca da kara hayvanları yi­yordu. Halîlullâh bu karışık durumda, şu dağılmış parçaların nasıl toplanacağını dü­şündü. Bunun üzerine bu hâdise meydana geldi.

Ebussuûd Efendi’nin tefsîrinde ise şöyle anlatılır:

Nemrûd, İbrâhîm -aleyhisselâm-’a:

“–Rûhları saptamak sûretiyle diriltmeyi ve rûhları alıp kabzetmeyi gözünle gör­dün mü?” diye sormuştu.

İbrâhîm -aleyhisselâm-, sükût etmiş, derhal arkasından kendisine bu ibretli hâdise gösterilmişti.

Cenâb-ı Hakk’ın buyurduğu vechile İbrâhîm -aleyhisselâm-, birer adet tavus, karga, güvercin ve horoz aldı. Dördünü de kesip parçaladı. Hepsini birbiriyle har­man etti. Dört parça hâlinde dört tepeye koydu. Sonradan hepsini çağırdı. Onlar da he­men uçarak kendisine geldiler.

Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- vaktinde da diriltmeyi in­kâr eden Ubey bin Halef çürümüş bir kemik alıp elinde ufaladıktan sonradan Rasûlullâh’a dönerek:

“–Allâh’ın, bu çürümüş kemikleri baştan dirilteceğine mi inanıyorsun?” de­mişti.

Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de:

“–Evet, Allâh seni her tarafta diriltecek ve cehenneme koyacak!” buyurdular. (Kurtubî, el-Câmî, XV, 58; Vâhidî, s. 379)

Ardındaki şu âyet-i kerîmeler nâzil oldu:

“İnsan görmez mi fakat, biz onu bir nutfeden yarattık. bundan başka bakıyorsun ama, açık açık düşman indirilmiş. Kendi yaratılışını unutarak bize aleyhinde misâl getirmeye kalkışıyor ve: «Şu çürümüş kemikleri kim diriltecek?» diyor. De ama: «Onları ilk kez yaratmış olan diriltecek. Çünkü O, her türlü yarat­mayı gâyet iyi bilir.»” (Yâsîn, 77-79)

Müfessir Beyzavî’nin beyânına göre bu dört nevî kuşun seçilmesinin hikmeti de şudur:

Dünyâ süsüne ve zevklerine aleyhinde muhabbeti eksilmek ve nefsin şehvetini zarar vermek lâzım geldiğine işâret için tâvus kuşu seçilmiştir. Şiddetli saldırı, saldırganlık ve heyecâna sebep olan gazap kuvvetini dizginlemek gerektiğine işâret için kendisinde hiddet sıfatı gâlip olan horoz tercih edilmiştir. Haset ve haysiyetsizlik gibi mezmum sıfatların önüne geçmek lâzım geldiğine işâret için bu hususta darb-ı mesel olan karga seçilmiştir. Nefsin hevâ ve hevesini izâle etmenin lüzûmuna işâret için de güvercin seçim edilmiştir. Dolayısıyla bu kıssada ebedî yaşam ile ihyâ olmak isteyen bir kimsenin nefsinin arzularını terbiye etmesi, onları hayra istikâmetlendirmesi ve Cenâb-ı Hakk’ın rızası yolunda kullanması gerektiği bildirilmektedir.

HZ. İBRAHİM’İN (A.S.) HACER VALİDEMİZ İLE EVLENMESİ

İbrâhîm -aleyhisselâm-’ın Sâre vâlidemizden çocuğu olmadı. Yaşları da hayli ilerliyordu. Sâre vâlidemiz, câriyesi olan Hacer’i âzâd edip İbrâhîm -aleyhisselâm-’la evlendirdi. Bu izdivacdan Hazret-i İsmâîl dünyâya geldi. Ve Muhammedî nûr İsmâîl -aleyhisselâm-’a intikâl etti. Sâre vâlidemiz ise, bu nûrun kendisinden intikâl edeceğini düşünmekteydi. Buna fazla üzüldü. İbrâhîm -aleyhisselâm-’a Hacer vâli­demizi diğer bir beldeye götürmesini söyledi. İbrâhîm -aleyhisselâm- da Allâh’ın emri ile Hacer vâlidemizi ve oğlu Hazret-i İsmâîl’i ıssız bir belde olan Mekke’ye götürdü. Cebrâîl -aleyhisselâm- ona rehberlik yapıyordu. Mekke’nin bulunduğu yere geldiklerinde:

“–Ey İbrâhîm âileni buraya iskân et!” dedi.

Hazret-i İbrâhîm:

“–Burası ne ziraate ne de hayvancılığa elverişlidir.” deyince Cebrâîl -aleyhisselâm-:

“–Evet öyledir ama burada senin oğlunun neslinden Ümmî Peygamber çıkacak ve «el-kelimetü’l-ulyâ: en ulu laf olan tevhîd» onunla tamamlanacaktır.” buyurdu. (İbn-i Sa’d, I, 164)

Bu hususta İmâm Buhârî Hazretleri’nin İbn-i Abbâs -radıyallâhu anh-’dan rivâyeti şöyledir:

“İbrâhîm -aleyhisselâm-, Hacer vâlidemizi ve demin onun emzirmekte olduğu İsmâîl -aleyhisselâm-’ı Mekke’ye götürdü. İleride fışkıracak olan «zemzem» kuyu­sunun yanında bir ağacın altına bıraktı. Yanlarına içi hurma batmış bir sepet ve içi su dolu bir testi koydu. Sonradan geriye döndü. Hacer vâlidemiz arkasında seslendi:

«–Bizi buraya bırakmanı Allâh mı emretti?»

İbrâhîm -aleyhisselâm-:

«–Evet!» diye yanıt verdi.

Hacer vâlidemiz büyük bir tevekkül ve teslîmiyetle:

«–Öyleyse Rabbim bizi korur! Zâyî etmez!» dedi. İsmâîl -aleyhisselâm-’ın yanına döndü.

Hacer vâlidemiz ve İsmâîl -aleyhisselâm- gözden kaybolunca İbrâhîm -aleyhisselâm- ellerini açtı ve şöylece Rabbine yalvardı:

«Ey Rabbimiz! Namazı direkt olarak kılmaları için ben, neslimden bir kısmını Sen’in Beyt-i Harem’inin (Kâbe’nin) yanında ziraat yapılmayan bir vâ­diye yerleştirdim. Artık Sen de insanlardan bir kısmının gönüllerini onlara meylettir ve meyvelerden bunlara rızık ver! Umulur ama, bu nîmetlere şükrederler.» (İbrâhîm, 37)” (Buharî, Enbiyâ, 9)

“«Ey Rabbim! Burayı muhakkak bir büyük kasaba yap! Halkından Allâh’a ve âhiret gününe inananları farklı alanlara yönlendirilmiş meyvelerle rızıklandır!» (İbrâhîm’in duâsını kabûl eden) Allâh bu­yurdu ki: «İnkâr edene gelince, onu (dünya nîmetlerinden) eksik bir süre faydalandırır, sonra da onu cehennem azâbına sürüklerim. Varılacak ne fena bir yerdir orası!»” (el-Bakara, 126)

Allâh, inkâr edenleri de dünyâda rızıklandırmakta, dünyâ nîmetlerinden dile­dikleri gibi istifâde etmelerine imkân vermektedir. Şu hâlde dünyâ nîmetine nâiliyet, dindarlığa bağlı değildir. O, mü’mine de kâfire de verilir. Dünyâ nîmetleri, birer sınav vesîlesidir. Uğurlu olup olmadıkları, neticesine bağlıdır. Mal Varlığı ve iktidar, eğer kulluğa vesîle olmuş ise, o vakit bu, iki cihân saâdetidir. Fakat azgınlık ve sapıklığa sebep olmuş ise, ebedî hayâtı mahvetmiş, saâdet ye­rine felâket getirmiş olur.

Allâh -celle celâlühû- İbrâhîm -aleyhisselâm-’ın yapmış olduğu duâyı kabûl etti. Bu duâ vesîlesiyledir ama, hac ve umre yapan mü’minlerin gönülleri bu beldeye karşı muhabbetle dolmakta ve rûhlar da, huzûr ve sükûna kavuşmaktadır. Bu belde-i tay­yibe, bolluk olarak da hurmanın ve diğer meyvelerin çeşitleri ile dolup taşmaktadır.

ZEMZEM SUYU HİKAYESİ

Ayrıca İbrâhîm -aleyhisselâm-’ın bu niyâzı, oradan “zemzem” suyunun çık­masına da vesîle olmuştur:

İbrâhîm -aleyhisselâm-’ın getirdiği bir testi su bitmişti. Hacer vâlidemiz Safâ ve Merve tepeleri üstünde yedi sefer koştu. Bu iki tepecik arası dörtyüz metre değin­dır. Hacer vâlidemiz bir taraftan koşuyor, bir taraftan da Hazret-i İsmâîl’e bakı­yordu. Orada yok bir insan, uçan bir kuş dahî yoktu. Hiçbir yerde hayat belirtisi gözükmüyordu. Hacer vâlidemiz, Merve tepesi üstünde iken:

“–Sus ve iyice dinle!” diye bir ses işitti. Bu Cebrâîl’in sesi idi. Hacer vâlidemiz hemencecik sesin geldiği tarafa döndü. Cebrâîl -aleyhisselâm- devamla:

“–Siz herşeye kâdir olana emânetsiniz! Sakın mahvoluruz diye korkma! İşte şurası Beytullâh’ın yeri. O beyti şu çocukla babası yapacaklardır. Allâh -celle celâ­lühû- bu beytin sâhibini zâyî etmez!” dedi.

Hacer vâlidemiz bu hitâb üstüne oğlu İsmâîl’in yanında gitti. Gördü ama, İsmâîl -aleyhisselâm-’ın ayağının dibinden su fışkırıyordu. Büyük bir sevinç içerisinde Rabbine şükretti. Bitecek korkusu ile kumdan bir havuz yaptı. Suya da “Dur, dur!” mânâsına gelen “Zem, zem!” dedi.

Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:

“Allâh, İsmâîl’in annesi Hacer’e rahmet eylesin! Eğer o zemzemi kendi hâline bırakıp suyun etrafını çevirmeseydi belirlenmiş ancak zemzem, aralıksız akıcı bir kaynak olurdu.” (Buhârî, Enbiyâ, 9)

Bir tevekkül ve teslîmiyetin semeresi olarak fışkıran bu su, kıyâmete dek ümmete şifâ olarak devâm edecektir.

Böylece İbrâhîm -aleyhisselâm- ve Hacer vâlidemiz, teslîmiyetlerinin netîce­sinde büyük bir bolluk elde etmiş oldular. Keza bu bereketin öteki bir tezâhürü de, Hacer vâlidemizin “Safâ ile Merve” arasında yapmış olduğu “sa’y”in kıyâmete kadar yapılacak bütün hac ve umre ibâdetlerinde bir rükün olarak devâm etmesidir.

Asıl-oğul, verimsiz ve ıssız olan bu beldede hayatlarına devâm ediyorlardı. Oradan geçen Cürhüm kabîlesi, bir kuşun aralıksız bir yere içten indiğini ve sonra baştan havalandığını gördü. Bunun bir hayat emâresi olabileceğini düşünerek oraya iki birey gönderdiler. Gelenler zemzem suyunu görür görmez, Hacer vâlidemizden:

“–Buraya yerleşebilir miyiz?” diye izin istediler.

Hacer vâlidemiz, “suya sahiplik iddiâ etmemek” şartı ile izin verdi. Böylece Mekke’ye ilk yerleşen kabîle, Cürhümîler oldu.

KURBAN İMTİHANI

Hazret-i İbrâhîm -aleyhisselâm-, Bâbil’den Şam’a bu vesileyle:

“«Ben Rabbime gidiyorum;8 O bana doğru yolu gösterecek! Rabbim, bana sâ­lihlerden bir evlâd ver!» demişti.” (es-Sâffât, 99-100)

Burada, kalbden, yâni iç âlemden en yüce dosta dürüst bir vuslat yolculuğu­nun yapıldığına işâret vardır. devam eden âyet-i kerîmelerde Hazret-i İsmâîl’in müjdelenmesi ve kurban edilmesi hâdi­sesi şöyle anlatılır:

“İşte o süre, biz O’na hilim sâhibi bir oğul müjdeledik. Babasıyla beraber yürüyüp gezecek çağa erişince (babası): «Yavrucuğum, rüyâda seni kurban ettiğimi görüyorum; bir düşün, ne dersin?» dedi. O da cevâben: «Babacığım, sen emrolunduğun şeyi yap! İnşâallâh beni sabredenlerden bulur­sun!» dedi. Her ikisi de teslîm olup, (İbrâhîm) onu alnı üstüne yatırınca: «Ey İbrâhîm, rüyâyı gerçekleştirdin. Biz ihsân sâhiplerini böyle mükâfatlandırırız. Bu fiilen çok ağır bir imtihandır.» diye seslendik. Biz oğluna bedel O’na büyük bir kurban verdik. Geriden gelecekler aralarında O’na (iyi bir nam) bıraktık: «İbrâhîm’e selâm olsun!» dedik. (İşte) Biz ihsân sâhiplerini böyle mükâ­fâtlandırırız. Çünkü O, bizim mü’min kullarımızdandı.” (es-Sâffât, 101-111)

Hazret-i İbrâhîm -aleyhisselâm-, Hacer vâlidemiz ile İsmâîl -aleyhisselâm-’ı Mekke’ye bıraktıktan sonradan, Sâre vâlidemizin yanında dön­müştü. ara sıra onların yanına uğruyordu. Bir seferinde Mekke’de bir rüyâ fark etti. Rüyâsında, âyette buyrulduğu gibi İsmâîl -aleyhisselâm-’ı kurban edi­yordu. İbrâhîm -aleyhisselâm- rüyâ şeytânî mi, Rabbânî mi diye şüphelendi. Ama benzer rüyâ üç gün devam etti. Bu günler, hac mevsiminin tevriye, arefe ve bayramın birinci günü idi.

Bir rivâyette İbrâhîm -aleyhisselâm-:

“–Allâh, bana bir oğul verirse, onu kurban edeceğim!” demişti. İşte bu sözü nedeniyle imtihâna tâbî tutulmuştu.

İbrâhîm -aleyhisselâm-, Rabbinden gelen ilâhî emir üstüne Hacer vâlidemize, oğlu İsmâîl’i yıkamasını ve hoş kokular sürmesini; O’nu bir dostuna götüreceğini söyledi. Hazret-i İsmâîl’e de yanına bir ip ve bıçak almasını tenbih etti ve:

“–Oğlum, Allâh rızâsı için kurban keseceğim!” dedi.

Arafatta hacıların vakfeye durduğu yere dürüst yol almaya başladılar. Bu sı­rada şeytan, insan kılığında Hacer vâlidemizin yanına geldi ve O’na:

“–İbrâhîm, oğlunu nereye götürüyor biliyor musun?” dedi.

O da:

“–Dostuna götürüyor.” cevâbını verdi.

Iblis:

“–Hayır, kesmeye götürüyor.” dedi.

Hacer vâlidemiz:

“–O oğlunu çok sever!” diye mukâbele etti.

Iblis devamla:

“–Allâh emrettiği için boğazlayacakmış!” deyince Hacer vâlidemiz:

“–Eğer Allâh -celle celâlühû- emretti ise güzel bir şeydir. Tevekkül ederiz.” dedi.

Şeytan, Hacer vâlidemizi aldatamayınca İsmâîl -aleyhisselâm-’ın yanına gitti. Bu sefer de O’na sordu:

“–Baban seni nereye götürüyor biliyor musun?”

İsmâîl -aleyhisselâm-:

“–Dostuna ziyârete.” dedi.

Iblis:

“–Hayır, seni kesmeye götürüyor. Rabbinin kendisine böyle emrettiğini zan­nediyor!” dedi.

Bunun üstüne Hazret-i İsmâîl:

“–O emretmiş ise, bunu kendi isteğiyle yerine getiririz!” diyerek şeytanı kovdu. Onu taşladı.

Iblis İsmâîl -aleyhisselâm-’ı da kandıramamıştı. Bu sefer İbrâhîm -aleyhisselâm-’a döndü:

“–Ey ihtiyar! Oğlunu nereye götürüyorsun? Şeytan seni rüyâda kandırmış! O rüyâlar şeytânîdir.” dedi.

İbrâhîm -aleyhisselâm-:

“–Sen şeytansın! Hemen yanımızdan uzaklaş!” dedi. Eline yedişer tane taş aldı ve şeytanı üç ayrı yerde taşladı. İşte hacda kıyâmete kadar rükün olarak devâm edecek olan şeytan taşlama, bu şekilde başladı. Bu hâl, onların tevekkül ve teslîmiyetlerinin bir nişânesi olarak üm­mete nümûne oldu.

İbrâhîm -aleyhisselâm-, İsmâîl -aleyhisselâm-’la birlikte Mina’dan Arafat’a doğru giderlerken semâdaki melekler epeyce heyecanlandılar. Hayretle birbirlerine:

“Sübhânallâh! Bir peygamber bir peygamberi kurban etmeğe götürüyor!” dediler.

İbrâhîm -aleyhisselâm-, oğlu Hazret-i İsmâîl’e bu işin hakîkatini anlattı:

“–Ey oğlum! Rüyâmda seni kurban etmekle emrolundum.” dedi.

İsmâîl -aleyhisselâm-:

“–Babacığım, bunu sana Allâh mı emretti?” diye sordu.

İbrâhîm -aleyhisselâm-:

“–Evet!” dedi. Bunun üstüne İsmâîl -aleyhisselâm-:

“–Babacığım! Sen emrolunduğun şeyi yap! İnşâallâh beni sabredenlerden bulacaksın!” dedi. Canını fedâ etmeye hazırlanmış olduğunu bildirdi. Babasını ferahlatan bu ifâdelerden sonra da:

“–Ey babacığım! Nemrûd seni ateşe attığı süre sabrettin. Allâh -celle celâ­lühû- senden râzı oldu. Ben de kurban edilmeye râzıyım. İnşâallâh beni sabredici bulacaksın. Senden ayrılınca Rabbime; dünyâ nîmetlerinden ayrılınca Cennet’e ka­vuşacağım! Benim üzüntüm, elinle kurban edeceğin evlâdının acısını hayat boyu unutamamandır. Ey babacığım! Keşke daha evvel bildirseydin de annemle de vedâ­laşsaydık!” dedi.

İbrâhîm -aleyhisselâm-:

“–Oğlum, annenin îtirâzından çekindim!” dedi.

O sırada İsmâîl -aleyhisselâm-, az önce yedi ya da onüç yaşlarındaydı.9

Rivâyet edildiğine göre:

“Allâh Teâlâ, İbrâhîm -aleyhisselâm-’a yer ve gökleri gösterdiği zaman, İbrâhîm -aleyhisselâm-, Allâh’a karşı isyân etmekte olan birini fark etti. Ve Allâh’a onu helâk etmesi için duâ etti. Allâh Teâlâ, onu helâk etti. Başka bir âsîyi gördü. Onun için de bedduâ etti. O da helâk oldu. Bir başka isyânkârı daha fark etti; onun da helâk olmasını diledi; o da helâk oldu. Bu Nedenle birkaç kişi helâk edildi. Bunun üstüne Cenâb-ı Yargı, İbrâhîm -aleyhisselâm-’a şöyle vahiy buyurdu:

“–Ey İbrâhîm! Belirlenmiş Sen duâsı müstecâb bir kimsesin! Kullarımın helâki için Bana duâ etme! Zîrâ onların benim yanımda üç husûsiyeti vardır:

Kul, yaptıklarına belki tevbe eder; Ben de tevbesini kabûl ederim. Veya onun zürriyetinden Beni zikredecek bir cins çıkar. Yahud da kıyâmet günü istersem onu affederim, istersem cezâlandı­rırım.”

Beyân edilir ki, Allâh Teâlâ’nın İbrâhîm -aleyhisselâm-’a oğlunu kurban et­mesini dikte buyurmasının bir sebebi de, yukarıdaki hâdisede olduğu gibi Hazret-i İbrâhîm’in âsî kullara karşısında galîz olup, onlar hakkında az yufka yürekli bulunmasıdır.

Diğer bir rivâyette şöyle zikrolunur:

“Böylece Biz, İbrâhîm’e semâvât ve arzın hükümranlı­ğını, acâib ve garâibini gösterdik.” (el-En’âm, 75) buyrulduğu vechile İbrâhîm -aleyhisselâm-, her gece göğe çıkarılırdı. Yeniden bir gece semâya çıkarılmıştı. Kötü ameller işleyen bir günahkârı fark etti ve şöyle dedi:

“–Ey Allâhımız! Bu adam Sen’in rızkını yiyor, Sen’in arzın üzerinde yürüyor ve buna karşın gerçi emirlerini yapmıyor. Onu helâk et!”

Allâh Teâlâ da o kimseyi helâk etti. Başka bir günahkârı fark etti, onun da he­lâkine duâ edince kendisine şöyle nidâ olundu:

“–Ey İbrâhîm! Kullarımın helâki için bedduâ etmekten vazgeç! Onlara mühlet vererek ağır ağır davran! Çünkü Ben onların isyânlarını dâimâ görüyo­rum da yine helâk etmiyorum!”

İbrâhîm -aleyhisselâm-, yere indiğinde Kur’ân-ı Kerîm’de zikredilen rüyâ kendisine gösterildi. Evlâdının büyük bir teslîmiyet içerisinde: «Emrolunduğunu yerine getir ba­bacığım!» demesinden daha sonra Halîlullâh, oğlunu kesmek için hazırlandı ve eline bı­çağı alarak şöyle söyledi:

“–Ey Allâh’ım! Bu benim oğlumdur. Kalbimin meyvesidir ve bana insanların en sevgilisidir.”

giderken şöyle bir nidâ işitti:

“–Sen benim kulumun helâk olmasını istediğin geceyi hatırlıyor musun? Senin oğluna şefkatli olduğun gibi, benim de kullarım için şefkatli ve merhametli olduğumu bilmiyor musun? Sen Ben’den kulumu helâk etmemi istemiştin. Acilen Ben de Sen’den oğlunu kesmeni istiyorum!” (Ramazanoğlu M. Sâmî, İbrâhîm -aleyhisselâm-, s. 44-46)

Allâh’ın emri üzerine kurban edilecek olan İsmâîl -aleyhisselâm-, İbrâhîm -aleyhisselâm-’a şöyle dedi:

“–Ey babacığım! Birkaç talebim var:

Ellerimi ve ayaklarımı iyi bağla fakat can acısı ile çırpınıp bir kusûr etmeye­yim. Eteklerini topla ki, üzerine kanım sıçramasın. Bıçağın bileyli olsun ki, can tahsis etmek kolay olsun! Ayrıca de senin işin ivedi görülür. Bıçağı çekerken yüzüme bakma! Olur Ya babalık şefkati ile acıma göste­rirsin de dayanamayıp Allâh’ın emrini geciktirirsin. Gömleğimi anneme götür! Tesellî bulsun! Ona; «Oğlun şefâatçi olarak Allâh’a gitti.» dersin!”

İbrâhîm -aleyhisselâm-, bu sözleri dinlerken gözlerinden yaşlar boşandı. Çok ağladı ve:

“–Yavrucuğum sen bana Allâh’ın emrettiği şey hakkında ne hoş yardımda bulundun!” dedi. Daha Sonra ellerini açarak:

“Yâ Rabbî, bana bu hâlimden nedeniyle dayanma ver! İhtiyarlığım sebebi ile bana rahmet et!” diye duâ etti.

İsmâîl -aleyhisselâm- da:

“Yâ Rabbî, bu işte bana tahammül ve dayanıklılık ver!” diye duâ etti.

İsmâîl -aleyhisselâm- sonra:

“–Babacığım, gök kapıları açıldı. Melekler hayretler içinde Allâh’a secde edi­yorlar: «Yâ Rabbî, senin rızân için bir peygamber bir peygamberi kesmek üzere... Sen onlara acıma et!» diye niyâz ediyorlar.” dedi.

Arkasında:

“–Babacığım, muhabbetin şartı, emri geciktirmemendir! Haydi emrolundu­ğunu yerine getir!” diyerek babasına metânet verdi.

İbrâhîm -aleyhisselâm-, İsmâîl -aleyhisselâm-’ı yatırdı:

“–Ey yavrucuğum! Kıyâmete kadar sana vedâ olsun! Her Tarafta karşılaşmak kıyâ­mette olur!” dedi. Bıçağı kuvvetle İsmâîl –aleyhisselâm-’ın boğazına çekti. O anda Allâh Teâlâ, Cebrâîl’e:

“–Yetiş! Bıçağı çevir!” buyurdu. Cebrâîl -aleyhisselâm-, aniden Sidre’den gelip bıçağı çevirdi. İbrâhîm -aleyhisselâm- ise, yine kuvvetle bıçağı çekti. Bıçak bu sefer de kesmedi.

Allâh -celle celâlühû-:

“İbrâhîm, gerçekte rüyâsını tasdîk etti. Sadâkat gösterdi.” buyurdu.

Peşinde emr-i ilâhî ile Cebrâîl -aleyhisselâm-, o anda Cennet’deri bir koç in­dirdi ve tekbîr getirdi:

İbrâhîm -aleyhisselâm-, bu tekbîri işitince mukâbelede bulundu:

İsmâîl -aleyhisselâm- da:

dedi.

Bu Nedenle arefe günü sabah namazından başlayarak bayramın dördüncü günü ikindi namazına değin devâm eden “teşrık tekbîri” tamamlanmış oldu.

Baba-oğul şükür hâlinde evlerine döndüler. Hacer vâlidemiz ile İsmâîl -aleyhisselâm- kucaklaştılar. İbrâhîm -aleyhisselâm- da tekrar Sâre vâlidemizin ya­nına döndü.

HZ. İBRAHİM (A.S.) ALLAH’A NASIL ARKADAŞ OLDU?

İbrâhîm -aleyhisselâm- ateşe atılarak nefsinden, kurban emri ile de evlâdından sınav görmüş, tevekkül ve teslîmiyeti, O’na her iki imtihanı da kazandırmıştı. Sıra servetten imtihana geldi. Bir rivâyete tarafından İbrâhîm -aleyhisselâm-’ın 12.000 hayvandan oluşan sürüleri vardı. Bu sürüleri koruyan böylece çok da muhâfız köpeği vardı. Dünyâya râm olanları tahkîr için köpeklerin boyunlarına altından tasma taktırırdı. Cebrâîl -aleyhisselâm-, insan kılığında geldi:

“–Bu sürüler kimin?” diye sordu.

İbrâhîm -aleyhisselâm-:

“–Rabbimin. Ben de emânetçisiyim!” dedi.

Cebrâîl -aleyhisselâm-:

“–Bana satar mısın?” dedi.

İbrâhîm -aleyhisselâm-:

“–Rabbimi bir defa zikret üçte birini, üç defa zikret; tamamını vereyim!” dedi.

Cebrâîl -aleyhisselâm-:

dedi. İbrâhîm -aleyhisselâm-:

“–Al, hepsi senin, al, götür!” dedi.

Cebrâîl -aleyhisselâm-:

“–Ben meleğim, alamam!” dedi.

Bunun üstüne İbrâhîm -aleyhisselâm-:

“–Sen meleksen, ben de “Halîl”im. Verdiğimi geri alamam!” dedi.

Nihâyet İbrâhîm -aleyhisselâm- sürüleri sattı. Geniş bir arâzî aldı. Onu müs­lümanların istifâdesi için vakfetti. Bu Nedenle vakıf,10 İbrâhîm -aleyhisselâm- ile baş­lamış oldu.

Allâh’ın Halîl’i olan İbrâhîm -aleyhisselâm-, Allâh için tüm serve­tini bir anda fedâ ederek malından da imtihan vermiş, “reel arkadaş” (Halîl) oldu­ğun Kaynak: www.islamveihsan.com URL: https://www.islamveihsan.com/hz-ibrahim-a-s-kimdir.html