Fil Suresi 2. Ayet Meali, Arapça Yazılışı, Anlamı ve Tefsiri
banner121

Fil Suresi 2. ayeti ne anlatıyor? Fil Suresi 2. ayetinin meali, Arapçası, anlamı ve tefsiri...

Fil Suresi 2. Ayetinin Arapçası:

اَلَمْ يَجْعَلْ كَيْدَهُمْ ف۪ي تَضْل۪يلٍۙ

Fil Suresi 2. Ayetinin Meali (Anlamı):

Onların hâince planlarını nafile çıkarmadı mı?

Fil Suresi 2. Ayetinin Tefsiri:

Bu sûrenin indiği sıralarda, müşriklerin Resûlullah (s.a.s.)’e olan muhalefet ve düşmanlıkları fazla şiddetlenmişti. Onun dâvasını engelleyebilmek için türlü türlü yollara başvuruyor, çeşitli aldatma ve planlar tertipliyorlardı. Cenâb-ı Adalet bu dehşetli hâdiseyi hatırlatarak, o kadar büyük fitneleri, hîleleri, tuzakları hârikulâde bir surette bozup dağıtan eşsiz kudretinin bir misalini vermektedir. Burada Resûlullah (s.a.s.)’in doğduğu sene Kâbe’yi yıkmak için atak etmiş olan Fil ordusunun nasıl biçare edildiği gösterilmektedir. Böylece Allah Teâlâ’nın Rasûlü’ne olan destek ve himâyesinin, Kâbe’ye yardımından daha üstün ve daha mükemmel olacağına dikkat çekici edilir. Hatta bu hâdisenin ilâhî kudretin kullarını nezaket etmesinin yalnızca bir başlangıç örneği olduğu belirtilir. Dolayısıyla Hakk’ın Habîbi Peygamberimiz (s.a.s.)’e sinsi planlar planlamak isteyenlerin hilelerinin kendi başlarına geçeceği açık ve net olarak bildirilir. Böylelikle bir taraftan Allah Resûlü (s.a.s.) ve mü’minler avuntu edilirken, bir taraftan da Allah Teâlâ’nın kudretine karşısında hiçbir mülk ve mülkün, hile ve tuzağın hükmünün geçmeyeceği anlatılır.

Sûrede ana hatlarıyla anlatılan hâdise, kaynakların verdiği bilgiler hülâsa edilecek olursa şöyle vuku bulmuştur:

Yemen vâlisi Ebrehe, Roma imparatorunun da yardımıyla San’a’da bir kilise yaptırdı. Muhtelif bölgelere tellallar göndererek insanları bu kiliseyi ziyarete çağırdı. Lakin neticede yaptırdığı kili­seye açlık ettiği ölçüde istek edilmediğini görür görmez, son derece öfkelendi. Arkasından Arapların eskiden beri kutsiyetini kabul edip ziyâret ede geldikleri ve öteden beri insanların koskocoman bir değerinde verdiği Kâbe’yi yıkmaya karar verdi. İçinde, günümüzün tankları mesâbesinde olan fillerin de bulunduğu büyük bir ordu hazırlayarak Mekke’ye  dürüst yürüdü. Böylelikle, insanların yönlerini, kendi yaptırdığı kiliseye çevire­cekti.

Ebrehe, ordusunun bir kısmını öncü olarak gönderdi; Mekkelilerin hayvanlarını yakalayıp getirdiler. Bu hayvanlardan bir arz deve Resûlullah (s.a.s.)’in dedesi Abdulmuttalib’e aitti. Daha Sonra Ebrehe, elçisini Mekkelilere gönderip, kendisine aleyhinde çıkmadıkları takdirde mülk ve canlarına dokunmayacağını bildirdi. Hem elçiye, Mekkelilerin reisini yine görüşürüz huzuruna getirmesini emretti. O dönemde Mekke’nin reisi Abdulmuttalib idi. Elçi, Abdulmuttalib’i alıp Ebrehe’ye götürdü. Abdulmuttalib o kadar asil bir insandı. Ebrehe O’nu görünce fazla etkilendi. Tahtından inerek yanına oturdu, kendisinden ne istediğini sordu. Abdulmuttalib:

“- Adamlarının sana getirdiği develerimi geri isterim” dedi. Ebrehe bunu duyunca:

“- Seni görünce fazla etkilenmiştim. Lakin bu sözünü duyunca gözümden düştün. Biz, atalarınızın dinî merkezi olan Kâbe’yi çökertmek için geldik, sen ise bunu hiç düşünmüyorsun da develerini geri istiyorsun” biçiminde karşılık verdi. Abdulmuttalib:

“-Ben yalnız develerin sahibiyim ve fakat onlar için talepte bulunabilirim. Bu Beyt’e gelince, onun bir Rabbi var ve O, kendi evini koruyacaktır” dedi. Ebrehe:

“- O, elimden Kâbe’yi kurtaramayacaktır” hezeyanını savurdu. Abdulmuttalib ise:

“Bu seninle O’nun arasındaki mesele” cevabını verdi. Bunu söyledikten sonradan Ebrehe’nin yanından kalktı. Ebrehe de ona develerini geri verdi.

Ertesi gün Ebrehe Mekke’ye girmek üzere hareket etti. Ama ordunun önünde bulunan “Mahmut” ismindeki fil ansızın yere çöktü. Ne değin uğraştılarsa onu yerinden kımıldatamadılar. Güneye, kuzeye ya da doğuya yönlendirildiğinde o hemencecik kalkıp koşmaya başlıyor lakin Mekke’ye döndürüldüğünde olduğu yerde çöküyor, şüphesiz o tarafa gitmiyordu. Bu sırada kuşlar gaga ve pençelerinde minicik taşlarla sürüler halinde geldiler. Kuşların sürüler halinde gelmesi âyette اَبَاب۪يلُ (ebâbil) kelimesiyle ifade edilir. Ebâbîl, bir kuş ismi yok, “birbiri ardınca sürü sürü, küme küme, kalabalık gruplar halinde gelen” mânasındadır. Sürüler halinde gelen bu kuşlar, Ebrehe’nin askerleri üzerine yağmur gibi taş yağdırdılar.

Şâir der ancak:

“Olma ısyâna cerî güç ile fîl gibi

Düşmen-î hakka hücûm eyle ebâbîl gibi.” (Hersekli Ârif Hikmet)

“Kuvvetine güvenerek, Kâbe’ye saldırgan filler gibi isyatnkârlığa kalkışma. Bilakis Ebâbîl kuşları gibi, adalet ve hakîkate düşman olanlar üzerine hücûm etmeye bak.”

4. âyette, kuşların attığı taşlarınسِجّ۪يلٌ  (siccîl)den olduğu haber verilir. “Siccîl”, “taşlaşmış balçık, pişmiş tuğla” demektir. Bu taşlar kime vurduysa cismi hemen çürümeye başlıyordu. Onların et ve kanı su gibi akıyor, kemikleri dışarı çıkıyordu. Mekke’nin önü aniden insan ve fil mezarlığına döndü. Sıkletsiz küçücük kuşlar, tonlar ağırlığındaki filleri ezip yere sermişti. Ebrehe de aynı akıbete uğradı. Onun bedeni parçalanarak düştü. Düşen her parçanın yerinden iltihap ve kan akmaya başladı. Bu telaş içinde Ebrehe’nin askerleri tekrar ölüyor ve yere seriliyorlardı. Kimileri aynı yerde helak oldu, kimileri de kaçarken yolda ölüp gittiler. Ebrehe de görenlere ibret olsun diye anında canı alınmamış, daha fazla cefa çeksin diye zarar görmüş, etleri lime lime olmuş bir şekilde kaçanlar aralarında kalmıştı. Nihâyet o da Yemen’e yakın bir bölgeye geldiğinde biçare bir halde ölüp gitti.

Sûrenin son âyeti, onların helak edildiklerinde ne ayla geldiklerini tarif etmektedir: “Sonuç Olarak Rabbin onları köşeye kıstırılmış, çerçöp hâline gelmiş ekin yaprağına çevirdi.” (Fîl 105/5) اَلْعَصْفُ (‘asf), “ekin yaprağı”, مَأْكُولٌ (me’kûl) de “yenmiş” demektir. Bu ifadeye; hasattan sonradan tarlada kalan, rüzgar önünde savrulan ve hayvanlar tarafından yenen ekin yaprağı döküntüsü; kırılıp savrulan saman; başak çıkmadan önceki taze yapraklar; içi manâsız kapçıktan ibaret kalan tane gibi mânalar verilir.

Burada şöyle bir tablo betimleme edilmektedir: İçinde serâpâ taze ekin bulunan bir tarla var. Bu tarlaya aç hayvanlar girmişler, sağa sola saldırıp yemişler, her tarafı hurdahaş çiğnemişler ve hepsini berbat etmişler. Bu tablo, onların hayvanların istilasına uğramış bu taze ekin gibi kırılıp serilişlerini tasvir eder. bundan başka “yenmiş almak” neticesinden, onların “gübre haline geldikleri, sonra da kuruyup parçaları darmadağınık olduğu” mânası da anlaşılması mümkün. Bu tabloda, helak edilen insan ve fil leşlerinin kokuşup dağılması gübre parçalarına benzetilmiştir. Ama Kur’lahza’ın nezâhet üslubu, ifadenin nezahetini muhafaza ederek neticeyi başlangıcıyla beyân buyurmuştur. Nitekim “İsa ve anası her ikisi de öteki ırk gibi yemek yemek yerlerdi” (Mâide  5/75) sözü, “büyük abdestlerini yaparlardı” mânasına hadesten alegori olduğu halde, Kur’lahza’ın benzersiz nezâhet üslubu dolayısıyla böyle açıklama buyrulmuştur.

“Yenmiş ekin yaprağı” ifadesinden görünen o ki bir diğer mâna ve bunun betimleme ettiği tablo şöyledir: Allah Teâlâ onları kurtçuklar yemiş, böcek yeniği olmuş ekin yaprağına çevirmiştir. Böyle ekin tane tutmaz. Genelde yenik yapraklar delik deşik olur. Böylece Fil ordusunun maksatlarına ermeden bedenlerinin delik deşik olması manzarası böyle yenik ekin yapraklarına benzetilmiştir. Ayrıca onların kurtlar, böcekler, mikroplar kadar yenilerek çürüyüşlerine sinyâl edilmiştir.

İşte sonsuz kudret sahibi  Allah Teâlâ, Fil ordusunu böyle akıllara gelmez hayret verici ve çabuk bir şekilde bir “yenilmiş ekin” gibi yapıverdi. Karşılarında dobra dobra karşı koyacak bir kuvvet görmeyen, fillerine ve çokluklarına güvenerek istedikleri gibi Kâbe’yi yıkacaklarını zanneden istilacı bir orduyu böyle semavi bir yıkım ile yenik bir ekin yaprağı gibi ansızın yerlere serip biçare ediverdi. Bunu böyle yapan Allah’ın, dilediği süre onların benzerlerine de bu kabilden hatırlara gelmez, tasavvur olunmaz belalar, azaplar verebileceğinde ve bu kudret sahibinin dinine ve Peygamberine karşı gelenleri dünyada mağlup edip âhirette cehennemin dibine geçireceğinde katiyen değişkenlik yoktur.

Cenâb-ı Hakk, Kâbe’yi kendisine kulluk mekânı olarak kudsî ve mübârek kılmıştı. Bunun için onu ilâhî muhâfaza altına al­mıştı. Ebrehe’nin Beytullâh’a karşı yaptığı bu saygısızlığa verilen suç oluşturan, ister Kâbe olsun ister onun birer şubesi mâhiyetindeki diğer cami ve mescitler olsun, kıyâmete değin benzer şe­kilde yapılacak diğer hareketler için de bir tehdit mâhiyeti taşımaktadır. Nitekim âyet-i kerîmede şöyle buyrulur:

“Allah’ın mescitlerinde O’nun isminin anılmasını engelleyen ve ibâdet yerlerinin harap olmasına çalışandan daha zâlim kim olabilir! Böylelerinin, oralara korku içinde girmekten başka bir hakkı olamaz. Onlara dünyada bir alçaklık, âhirette de büyük bir cefa vardır.” (Bakara 2/114)

Zulmünü iyice şiddetlendiren Ebrehe, netîcede kendisinde nihâyetsiz bir şiddet ve azamet olduğu vehmine kapılmıştı. Buna mukâbil Allah Teâlâ onu, çöllerdeki arslan, kaplan ya da zehirli yılan gibi korku verici zinde mahlûklarla yok, çok çelimsiz ve güçsüz varlıklar olan kuşların attığı nohuttan küçük taşlarla helâk etti. Nitekim Allah Teâlâ, Firavun, Nemrut ve Câlût gibi mütekebbirleri defalarca onlardan ufak ve kuvvetsiz görünen varlıklarla helâk ederek, onların hakîkatte ne değin âciz varlıklar olduklarını ve kibirlerinin mânasızlığını ortaya koymuştur.

Bu korku batmış ilâhî mûcizenin tahakkuk ettiği yıla da “Fil Senesi” denildi.  “Fil Senesi” Kureyşliler arasında bir nevî târih başlangıcı olarak kullanıldı. Şu rivayet, bunun güzel bir misâlidir:

Kubaş b. Üşeym:

“–Ben ve Peygamber (s.a.s.), Fil senesinde doğduk” demişti.

Osman bin Affân (r.a.) ona:

“–Sen mi daha büyüksün, yoksa Pey­gamberimiz (s.a.s.) mi daha büyük?” diye sordu.

Mübârek sahâbî, şu edeb ve incelik batmış karşılığı verdi:

“–Peygamberimiz (s.a.s.) benden çok koskocoman­cins. Doğumda ise ben ondan daha eskiyim! Ben, fillerin tersini yeşil ve değişmiş olarak gördüm.” (Tirmizî, Menâkıb 2)

Şüphesiz Kâbe ile Kureyş arasındaki ilgi, fazla kadim ve oldukça derindir. Bu sebeple Allah Teâlâ, Kâbe’ye olan himayesinin Kureyşlileri yakından ilgilendirdiğini, dolayısıyla bu ilâhî lütfun farkında olan olup Resûlullah (s.a.s.)’in davetine uymaları gerektiğini söylemek üzere şu anda Kureyş sûresi gelmektedir:

Fil Suresi tefsiri için tıklayınız...

Kaynak: Ömer Çelik Tefsiri

Fil Suresi 2. ayetinin meal karşılaştırması ve öteki ayetler için tıklayınız...

Kaynak: www.islamveihsan.com URL: https://www.islamveihsan.com/fil-suresi-2-ayet-meali-arapca-yazilisi-anlami-ve-tefsiri.html

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.