Huneyn Gazvesi
banner121

Huneyn Gazvesi’nin sebepleri ve sonuçları nelerdir? Huneyn Gazvesi ve Müslümanların çoklukla imtihanı.

Sakîf ve Hevâzin ile Kureyşliler komşu olmaları hasebiyle birbirleriyle sıkı münâsebetleri ve müşterek maslahatları vardı. Kureyşliler 90 km. mesâfedeki Tâif’te yazlıklar, bahçeler ve evler edinirlerdi. Bu sebeple Tâif’e “Büstânü Kureyş” ismi verilmiştir. Yakın Olma nedeniyle birbirleriyle akrabalık bağları kurmuşlardı. Nitekim Urve bin Mes’ûd es-Sakafî, Hudeybiye’de Kureyş’in elçisi olarak gelmişti.

Rasûlullah Efendimiz (s.a.v), askerî ve iktisâdî mevkîi ve Kureyş’le olan sıkı münâsebetleri sebebiyle Sakîf’in Müslüman olmasına çok ehemmiyet veriyorlardı.

Hâlid bin Velîd (r.a), Uzzâ putunu yıkıp Mekke’ye dönünce, Rasûlullâh (s.a.v), 8. senenin Şevvâl ayında onu 350 kişilik bir askerî birliğin başında, Allâh’a îmâna dâvet etmek üzere Benî Cezîme Kabîlesi’ne gönderdiler. Hâlid (r.a), bu harekâtta “Müslüman olduk” diyemeyip “Din değiştirdik” demeleri nedeniyle, bir hata neticesi otuz kişiyi öldürdü. Haber, Rasûlullâh (s.a.v) Efendimiz’e ulaşınca, Âlemlerin Efendisi çok mahzûn oldular. Ellerini semâya kaldırıp iki defa:

–Allâh’ım! Halid’in yaptığı şeyden berî (uzaktan) olduğumu Sana talep ederim!” diyerek Allâh’a sığındılar. (Buhârî, Meğâzî, 58, Ahkâm 35; Nesâî, Âdâbu’l-Kudât, 16; İbn-i Hişâm, IV, 53-57; Vâkıdî, III, 875-884)

Hz. Hâlid (r.a) ictihâd edip hata ettiği için Allah Rasûlü (s.a.v) onun yaptığını sâdece tasvip etmemekle kaldı, kendisini ne cezâlandırdı ne de azletti. Allah Rasûlü (s.a.v) onun bu fiilini aceleciliği ve ayrıntılarıyla araştırmaması sebebiyle tasvip etmedi.

HUNEYN GAZVESİ’NİN SEBEBİ

Uzzâ’nın yıkılması da Benî Cezîme seferi de Hevâzin ve Sakîf diyârına yapılmıştı. Bu seriyyeler, Mekke fethinden daha 15 gün geçmeden Huneyn’de Müslümanlara karşı güç yığmaya başlayan Hevâzin’in gözünden kaçmıyordu. Müslümanlar kendilerine saldırmadan evvel onlar Müslümanlara saldırmaya azmetmişlerdi. Askerler geri kaçmasın diye herkes mallarını, bayan ve çocuklarını da harp meydana yığmıştı. Onlara Mâlik ibn-i Avf en-Nasrî kumanda ediyordu. Gatafan gibi bir takım kabileler de kendilerine katılmıştı.

Mâlik, ordusunu saflar hâlinde tanzim etti. Evvelâ süvâriler, sonra yayalar, sonra kadınlar, sonra koyunlar ve en sonda da develer vardı. Ordunun 20 bin birey olduğu rivâyet edilir. Mâlik 30 yaşında şecaat ve kahramanlığıyla ünlü biriydi.

Nebiyy-i Ekrem Efendimiz (s.a.v) Abdullah ibn-i Ebî Hadred’i onların hâlini öğrenmek için gönderdiler. Abdullah (r.a) bir veya iki gün aralarında kalıp döndü ve haklarında veri getirdi. (Hâkim, III, 51/4369)

Mekke, büyük bir askerî dehânın eseri olarak sulh yoluyla fethedildiğinde, o zamana değin düşmanlık eden insanlar hakkında umûmî bir bağışlama îlân edilmiş ve Mekke’den ganîmet olarak hiçbir şey alınmamıştı.[1] Rasûlullah (s.a.v), günlerdir yolda olan on bin şahsiyet İslâm ordusunun oldukça yekûn tutan zarûrî ihtiyaçlarını yerine getirmek üzere henüz Müslüman olmayan Mekke zenginlerinden ödünç para ve zırh aldılar. sonra bunu, Hevâzin ganîmetlerinden tamâmıyla ödediler ve:

“–Ödüncün karşılığı, teşekkür etmek ve onu ödemektir!” buyurdular.[2]

Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’in uygun hangi kumandan olsa, yaptıkları kötülüğün haddi hesabı olmayan o insanları güçlü olarak cezalandırır ve mallarına ganimet olarak el koyardı. Buna hakkı da vardı. Ancak Efendimiz (s.a.v), kalabalık ordusuyla büyük bir maddî bıkkınlık içinde olduğu hâlde bunu yapmadı ve borç aldı. Peki, bunun neticesi ne oldu? Onu da şu hâdisede görelim:

Safvân bin Ümeyye Mekke’nin zenginlerinden idi. İslâm hakkında düşünüp karar saptamak için iki ay müddet istemişti. Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) ona dört ay zaman tanıdılar.[3] Huneyn’e gidecekleri zaman Allah Rasûlü (s.a.v) ona:

“–Safvân! Sende silah var mı?” buyurdular. Safvân:

“–Ödünç olarak mı, yoksa gasp mı?” dedi. Allah Rasûlü (s.a.v):

“–Hayır, gasp değil, ödünç istiyorum” buyurdular. Bunun üzeri­ne Safvân, otuz kırk dek zırhı ödünç olarak verdi. Rasûlullah (s.a.v) Huneyn Gazâsı’na çıktılar. Müşrikler hezimete uğrayınca, Safvân’ın zırh­ları toplandı, lakin onlardan bazıları kaybolmuştu. Rasûlullah (s.a.v), Safvân’a:

“–Zırhların bir kısmını kaybettik. Onların bedelini öde­sek olur mu?” diye sordular. Safvân (r.a):

“–Hayır ya Rasûlallah, bugün kalbim, o gün hissetmediğim bir takım ulvî hissiyâtla dolu!” dedi ve Müslüman oldu. (Ebû Dâvûd, Büyû’, 88/3563)

MÜSLÜMANLARIN ÇOKLUKLA İMTİHANI

Mekke’yi fethederken savaş olmadığı için ordunun hazırlanması uzun sürmedi. 5 Şevvâl’de Huneyn’e içten yola çıktı. Müslümanlar 12 bin kişiydi. Öteki gazvelere nisbetle en fazla asker buradaydı. Orduda Tulekâ’dan (Fetih günü affedilen Mekkelilerden) 2 bin kişinin bulunmasının menfi tesirleri oldu. Zira onlar câhiliye tortularından tamamen kurtulamamışlardı.

Ebû Vâkıd el-Leysî’nin anlattığına kadar bunlar yolda, müşriklerin silahlarını astıkları ve “Zât-ı Envât” diye isimlendirdikleri bir ağaca rastladılar. Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’e:

“–Yâ Rasûlallâh! Müşriklerin olduğu gibi, bizim için de bir Zât-ı Envât belirleseniz!” dediler. Bu istek karşısında üzülen Nebiyy-i Ekrem Efendimiz (s.a.v):

“–Sübhânellâh! Bu, Mûsâ’nın kavminin «…(Ey Mûsâ!) Onların ilâhları gibi bizim için de bir ilâh yap!»[4] demeleri gibidir. Nefsim kudret elinde bulunan Allâh Teâlâ’ya yemin ederim ancak sizden öncekilerin yolunu takip edeceksiniz!” buyurdular. (Tirmizî, Fiten, 18)

Öteki bir menfîlik de çokluklarına güvenerek ucba kapılmaları idi. “Bu ordu azlık nedeniyle aslâ mağlup olmaz!” demeye başladılar. Bu Nedenle Kur’ân-ı Kerîm’in itâbına müstahak oldular:

“Andolsun fakat Allah, çoğu yerde (savaş alanlarında) ve Huneyn savaşında size yardım etmişti. Hani çokluğunuz size kendinizi beğendirmiş, fakat sizi hezimete uğramaktan kurtaramamıştı. Yeryüzü bütün genişliğine karşın size bakımlı gelmişti, sonunda (bozularak) gerisin geri dönmüştünüz.” (et-Tevbe, 25)

Cenâb-ı Hak, bu âyet-i kerîme ile kullarının sadece kendisine güvenip dayanmaları gerektiğini ihtâr buyurdu.

Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz de duâlarıyla Rabbine yoksul olduğunu ve yalnızca O’na sığındığını gösteriyorlardı. Ashâbına, ümmetinin çokluğu hoşuna dışarı giden nebînin kıssasını anlattılar. Cenâb-ı Hak onun ümmetine ölümü musallat etmişti de üç gün içinde yetmiş bin birey vefât etmişti. (Ahmed, IV, 333)

İşte Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) ümmetini bu şekilde dâimâ murakabe ediyor ve tasavvur ve ahlâklarında zuhûr eden sapmaları anında düzeltiyorlardı. En muhâtaralı anlarda bile olsalar, onları mutlaka tashih ediyorlardı.

Yeni müslümanların bu hatalı tasavvurları, birincil anda mağlubiyet yaşamalarına sebep oldu. Bu bozgun onları sahih tasavvura ve hâlis tevekküle döndürdü. İkinci hücumda daha hâlisâne davrandılar.

Tulekâ’nın ve bir takım bedevîlerin müslümanların ordusunda bulunmasının menfî tesirlerinden biri de şu idi:

Onların çoğu ganimet olmak ve kimin galip geleceğine bakmak için çıkmıştı. Kalplerinde bir hakikati ve bir esâsı müdâfaa etme şuuru yoktu. Zira İslâm’a yeni girmişlerdi ve hemen şimdi îmânın tadını almamış, Allah yolunda cihâd muhabbetini tatmamışlardı. Onlardan kimi de hâlâ küfür üzereydi. Bu sebeple harbin başında ganimetle meşgul olmaya, öteki askerleri de ganimetle meşgul etmeye başladılar. Bir kısmını savaşın neticesi de ilgilendirmiyordu. Hatta bazıları müslümanların bozulmasına sevincini açıkça ızhar ederek:

“‒Evet, bugün büyü bozuldu!” demişti. Ebû Süfyân:

“‒Bu hezimetlerinin ucu tâ denize değin uzanır!” demişti.

HARP MEYDANI

Hevâzinliler Müslümanlardan evvel Huneyn vâdisine geldiler. Korunaklı yerlere yerleştiler, derelere, sıcacık geçitlere ve ağaçların arasına askerlerini yaydılar. Sağlam bir planla eğimli vâdide Müslümanlara başat yapacak, onları ok yağmuruna tutacaklardı. Sayıları fazla, istihkâmları sağlam olduğu için mâneviyatları çok yüksekti.

Müslümanlar da şafak sökmeden evvel geldiler.

Savaşın başında Hevâzin kabilesinin öncü birlikleri, müslümanların ilerleyişi karşı geri çekildi. Bazı ganimetler de bıraktılar ama askerler onları toplamaya yönelsin.

Müslümanlar Hevâzin’in nihâî olarak hezimete uğradığını zannettiler lakin düşman âniden bastırarak onları ok yağmuruna tuttu.

Müslümanların önündeki atlı birlikler bozuldu, arkasından yayalar da bozuldu. Önce Tulekâ ile bedevîler kaçtılar, sonradan da ordunun geri kalanı… Efendimiz (s.a.v)’in yanında eksik bir grup kaldı.

Rasûlullah Efendimiz (s.a.v), Müslümanların bozulup kaçıştıklarını görünce, beyaz katırının üzerinde, sağına soluna döne döne:

“–Ey Allah’ın yardımcıları! Ben Allah’ın kulu ve Rasûlü’yüm! Dayanıklılık ve sebât gösteriniz!” buyuruyorlardı.

Efendimiz (s.a.v)’in soy binmeyip katıra binmeleri, katırın sebât göstermesi sebebiyle idi. Zira o, beygir gibi manevra yapmaya ve geri kaçmaya müsait değildir. Hz. Abbas (r.a) der fakat:

“Rasûlullah Efendimiz ile Huneyn harbinde bulundum. Ebû Süfyan bin Hâris ile ben, Allah Rasûlü’nün ardına düştük. Kendisinden hiç ayrılmadık. Rasûlullah, beyaz katırının üzerinde idi. Düşmanla karşılaşınca, müslümanlar dönüp gerilediler. Rasûlullah ise katırını kâfirlere dürüst mahmuzlamaya başladılar. Ben Efendimiz’in katırının geminden tutuyor, koşmasına mânî oluyordum. Rasûlullah bana:

«–Ey Abbâs! Ashâb-ı Semüre’ye seslen!» buyurdular. Ben sesim çıktığınca:

«–Ey Ashâb-ı Semüre! Ey semüre ağacının aşağıda Peygamber Efendimiz’e bey’beygir etmiş olan sahabiler, neredesiniz?!’ diye haykırdım. Vallahi sesimi işittikleri vakit, ineğin yavrusuna dönüp geldiği gibi koşarak yanımıza geldiler. Sonradan:

«–Ey Ensâr cemaati! Ey Ensâr cemaati!» dedim. sonra da husûsî olarak:

«–Ey Benî Hâris cemaati! Ey Benî Hâris cemaati!» diye seslendim. Onlar derhal:

«–Buyur! Buyur! Buyur!» diyorlar, bindikleri develeri reddetmek istiyor, ama buna baskı yetiremiyorlardı. Bu sefer anında sırtlarındaki zırhlarını çıkarıp develerin başına atıyorlar fakat develer yine de durmuyordu. En sonunda onlar da kılıç ve kalkanlarını alıp kendilerini develerinden aşağıda atarak Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’in yanına koşuyorlardı.[5]

Sa’d bin Ubâde (r.a):

«–Yetişin ey Hazreçliler! Yetişin ey Hazreçliler!»

Üseyd bin Hudayr (r.a) da:

«–Yetişin ey Evsliler! Yetişin ey Evsliler!» diyerek seslendiğinde, arıların beylerinin başına toplandığı gibi her taraftan gelen müslümanlar Havâzinlilerin üzerine öfkeyle atılmaya başladılar. Allah Rasûlü’nün etrâfı, müslümanlarla çarpışan Havâzin müşrikleri göre sarılmıştı. Hz. Osman, Hz. Ali, Ebû Dücâne ve Eymen bin Ubeyd (r.a), Efendimiz’in önünde çarpışıyorlardı. O gün Hz. Ali (r.a) Peygamber Efendimiz’in önünde çarpışanların en hızlısı, en hiddetli ve şiddetlisiydi.

Ebû Süfyan bin Hâris (r.a) der oysa:

“–Allah biliyor ya ben, Allah Rasûlü’nün önünde ölmek istiyordum. O esnâda Abbâs, Efendimiz’in katırının gemini tutuyordu. Ben de değişik yanına geçip katırının geminden tutunca Rasûlullah (s.a.v):

«–Kim bu?» diye sordu. Yüzümden, miğferimi kaldırdım. Abbâs (r.a):

«–Yâ Rasûlallah! Sütkardeşin ve amcanın oğlu Ebû Süfyan! Ondan râzı ol!» dedi. Rasûlullah (s.a.v):

«–Pek yaptım! Allah onun bütün düşmanlıklarını bağışlasın!» buyurdular. Bunun üstüne Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’in üzengideki ayağını öptüm. Sonra bana dönüp:

«–Evet! Sütkardeşimdir!» buyurdular.” (Halebî, İnsânu’l-uyûn, III, 67)

Efendimiz’in amcasının oğlu olan bu Ebû Süfyân bin Hâris, yakın zamana dek şiddetli bir düşmanlık sergilemiş, Rasûlullah (s.a.v) Mekke fethine gelirken müslüman olmuştu. Efendimiz’in gönlünü fazla kırdığı için de affedilmesi birazcık vakit almıştı.

Müslümanların ilk hamlesi fecirden yatsıya kadar, daha sonra da gece boyu devam etti. Daha Sonra bozulup kaçmaya başladılar. Gündüz sıcak çok şiddetliydi. Müslümanlar güneşin alevleri aşağıda yanıyorlardı. Altlarındaki kum da fırın gibi ısınmıştı. Ortalığı toz kaplamış, göz gözü görmüyordu. Hevâzinliler ise ağaçların, derelerin ve kıvrımların gölgesinden istifade ediyordu.

Düşman etrâfını tamamen sarınca Allah Rasûlü (s.a.v) katırından inip yürüye yürüye ilerlemeye başladılar.[6] Savaş en ince ayrıntısına kadar şiddetlenince ashâb-ı kirâm, şecaati ve sebâtı sebebiyle O’nun ardına saklanırlardı. Kaçanlar, Allah Rasûlü’nün bu sebâtını ve Hz. Abbâs’ın dâveti işitince “Lebeyk, lebbeyk!...” diye toplanmaya başladılar ve ikinci atak başladı. Bu sefer büyük bir şecaat, sadâkat, azim, îmân ve tevekkülle savaşıyorlardı. Efendimiz (s.a.v) Allah’a dua ediyor ve takviye istiyorlardı.

Rasûlullah (s.a.v), boz katırının üstünde üzengilere basarak dikilip müslümanların Hevâzinlilere kılıçla giriştiklerini görünce:

“–İşte bu, tandırın tutuştuğu (savaşın kızıştığı) vakittir!” buyurdular. Sonradan Rasûlullah (s.a.v) yerden bir avuç kum alıp düşman askerlerinin yüzlerine doğru atarak:

“–Muhammed’in Rabbi’ne ant olsun ama hezimete uğradılar!” buyurdular.

“Daha Sonra Allah Teâlâ, Rasûl’ü ile mü’minler üstüne sekînetini (sükûnet ve kolaylık duygusu) indirdi, sizin görmediğiniz ordular (melekler) indirdi de kâfirlere azap etti. İşte bu, o kâfirlerin cezasıdır.” (et-Tevbe, 26)

Hevâzin ve Sakîf, müslümanların ikinci hamlesine pozitif dayanamayıp kaçmaya başladılar. Tüm mallarını, evlatlarını ve hanımlarını meydanda bırakıp kaçtılar. Ahenkli bir çekilme harekâtı yapamadıkları için pek fazla kayıp verdiler. Çok sayıda ölü ve esir vardı. Müslümanlar uzun zaman peşlerini peşine düşüp takip ettiler. Hz. Abbâs (r.a) şöyle anlatır:

“–Gidip baktığımda savaş gördüğüm gibi benzer şiddette devam ediyordu. Vallahi, Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’in yüzlerine kum atmasından daha sonra hemen düşmanlarımızın kuvvetinin azaldığını ve işlerinin tersine döndüğünü gördüm! Nihayet Allah onları hezimete uğrattı. Efendimiz’in katırını tepip onları peşine düşüp takip ettiğini hâlâ gözlerimle görür gibiyim!”[7]

Rasûlullah (s.a.v) kadınların ve çocukların öldürülmesini yasakladılar.

Rebâh ibn-i Rebî (r.a) şöyle anlatır:

“Biz Rasûlullah (s.a.v) ile bir savaşta idik. İnsanları bir şeyin etrafında toplanmış halde görünce:

«‒Bunlar neyin etrafında toplanmışlar, bak gel!» buyurarak (oraya) bir adam gönderdiler. (Bu adam oraya bakıp) geldi ve:

«‒Öldürülmüş bir kadının etrafında (toplanmışlar)» dedi. Bunun üstüne Efendimiz (s.a.v):

«‒Savaşta kadın aslâ öldürülmez!» buyurdular.

İleri birliğin başında da Hâlid ibn-i Velid (r.a) vardı. Rasûlullah (s.a.v) hemencecik bir haberci gönderip:

«‒Hâlid’e söyle hiç bir kadını ve (savaşın dıştan bir meslek için) kiralanmış (ve dikte aşağı) olan kimseleri öldürmesin!» buyurdular.” (Ebû Dâvûd, Cihâd, 111/2669)

Kendilerine, bazı çocukların öldürüldüğü haber verilince gazaplandılar ve:

“–Bazılarına ne oluyor ancak bugün öldürmekte aşırı gidiyorlar, işi çocukları öldürmeye kadar vardırıyorlar?” buyurdular. Oradakilerden biri:

“–Yâ Rasûlallah! Onlar, müşriklerin çocukları değil mi?” diye sordu. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.v):

“–Sizin en hayırlılarınız da müşriklerin çocukları yok midir?” buyurdular. Sonradan da şöyle devam ettiler:

“–Uyarı ediniz! Çocukları öldürmeyiniz! Dikkat ediniz! Çocukları öldürmeyiniz! Her çocuk, İslâm fıtratı üzere doğar, dili dönünceye değin böyle gider. Sonra anne babası onu yahudi veya hristiyan yapar.” (Ahmed, III, 435)

Müslümanlar 4 şehid vermişlerdi.

Mağlûb olan Hevâzin ordularından bir kısmı Tâif’e, bir kısmı Nahle’ye gitti, bir kısmı da Evtâs’ta ordugâh kurdu.[8]

Allah Rasûlü (s.a.v) cepheden kaçanları azarlamadılar. Ganimetlerin Ciʻrâne’de toplanmasını emrettiler ve Tâif üzerine yürüdüler. Ebû Mûsâ el-Benzeşen’arî’nin amcası Ebû Âmir’in kumandasında bir kuvveti de, Evtâs Vâdisi’ne gönderdiler.

Huneyn Gazesi’nde Hevâzin kabilesinden fazla sayıda tutsak ele geçirilmişti. Rasûl-i Ekrem Efendimiz (s.a.v) Büsr bin Süfyân’a elbise sağlamasını emrettiler, Büsr de satın aldığı elbiseleri esirlere giydirdi. (İbn-i Hişâm, IV, 135; Vâkıdî, III, 943, 950-954)

Dipnotlar:

1 Ebû Dâvûd, Harâc, 24-25/3023. 2 Bkz. Ebû Dâvûd, Büyû’, 88/3562; Muvatta, Nikâh, 44; Vâkıdî, II, 863. 3 Muvatta’, Nikâh, 44-45. 4 el-A’râf, 138. 5 İbn-i Hişâm, IV, 74; Vâkıdî, III, 898-899; Taberî, Târih, III, 128-129. 6 Buhârî, Cihâd, 167, Meğâzî, 54; Ebû Dâvûd, Cihâd, 103/2658. 7 Müslim, Cihâd, 76; Ahmed, I, 207; Abdurrezzak, V, 380; Heysemî, VI, 180; Zührî, Megâzî, s. 92-93; İbn-i Hişâm, IV, 74; Vâkıdî, III, 897-899, 902-904; İbn-i Sa’d, II, 151; Taberî, Târih, III, 128-129; Beyhakî, Delâil, V, 120, 138-139; İbn-i Esîr, Kâmil, II, 264; İbn-i Seyyid, Uyûnu’l-eser, II, 192. 8 İbn-i Hişâm, IV, 84.

Kaynak: Dr. Murat Kaya, Siyer-i Nebi.

Kaynak: www.islamveihsan.com URL: https://www.islamveihsan.com/huneyn-gazvesi.html

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.